Perspektif

Türkiye’deki kriz ve devrimci önderlik uğruna mücadele

1.   Türkiye, 19 Mart’tan beri milyonlarca insanın katıldığı kitlesel protestolarla çalkalanıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nu tutuklatmasının tetiklediği bu hareket, Türkiye’de ve dünya çapında kapitalist sistemin derin krizinden kaynaklanan kritik siyasi meseleleri gündeme getirmektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanarak cezaevine gönderilmesinin ardından İstanbul'da düzenlenen protesto gösterileri sırasında üniversite öğrencileri çevik kuvvet polislerinin karşısında oturma eylemi yaparken, 24 Mart 2025, Pazartesi [AP Photo/Huseyin Aldemir]

2.   Türkiye’de 1923’te Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren son derece kırılgan olan demokrasi, tırmanan küresel emperyalist savaşın ve büyüyen toplumsal eşitsizliğin ağırlığı altında sendeliyor. Seçme ve seçilme hakkı, adil yargılanma hakkı, ifade özgürlüğü, toplanma ve gösteri özgürlüğü ve basın özgürlüğü gibi temel demokratik haklar ciddi ölçüde tehdit altındadır. Erdoğan hükümeti, seçimlere, anayasaya ve yasalara dayanan meşruiyetini çöpe atıyor.

3.   Kitlesel protestoları bastırmak için geniş çaplı bir polis devleti baskısı hayata geçiriliyor. Perşembe gününe kadar yaklaşık 2000 kişi gözaltına alınırken en az 260 kişi hukuksuzca tutuklandı. Hapse gönderilenler arasında, Emek Partisi (EMEP), İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), Sol Parti, Türkiye İşçi Partisi (TİP), Türkiye Komünist Hareketi (TKH) ve Türkiye Komünist Partisi (TKP) dahil çok sayıda sol partinin liderleri ve üyeleri de bulunmaktadır. Devrimci İşçi Partisi (DİP) Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Üniversitesi’nde akademisyen olan Levent Dölek, öğrenci boykotuyla dayanışma eylemine katıldığı için tutuklanmıştır.

4.   Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Grubu, bu gruplarla siyasi farklılıkları ne olursa olsun, tüm siyasi mahpusların serbest bırakılmasını talep eder ve işçi ve gençlik kitlelerini demokratik hakları savunmaya çağırır.

5.   Öğrencilerin ve emekçilerin İstanbul’da ve ülkenin hemen hemen her şehrinde anayasaya aykırı bir şekilde dayatılan gösteri yasaklarına ve polis baskısına meydan okuyarak sürdürdüğü kitlesel protestolar, son dönemde dünya genelindeki en büyük hükümet karşıtı hareketlerden birini oluşturuyor.

6.   Türkiye’de patlak veren devrimci kriz, diğer ülkelerin geleceğini göstermektedir. Zira geniş kitleleri harekete geçiren nesnel nedenler -demokratik hakların savusu, toplumsal eşitsizliğe duyulan öfke ve sonu gelmeyen emperyalist savaşa yönelik muhalefet- küreseldir. Türkiye’de ve diğer her yerde, işçi sınıfının karşı karşıya olduğu yakıcı sorun, devrimci bir siyasi perspektifin ve önderliğin geliştirilmesidir.

7.    ABD’de Donald Trump’ın yeniden seçilmesi ve mali oligarşinin çıkarları doğrultusunda bir başkanlık diktatörlüğü inşa etmeye girişmesi, dünya çapında otoriter ve faşizan eğilimleri cesaretlendirmiş ve bunlara hız kazandırmıştır.

8.   ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de otoriter bir rejimin kurulması, şu ya da bu politikacının niyetlerinden değil ama egemen sınıfın nesnel gereksinimlerinden kaynaklanmaktadır. Kapitalist oligarşinin ekonomi ve toplum üzerindeki diktatörlüğü, siyasi bir diktatörlük rejimini beraberinde getirmektedir.

9.   Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin Trump’ın yeniden seçilmesi üzerine açıkladığı gibi:

…ikinci bir Trump yönetiminin iktidara gelmesi, Amerikan siyasi üstyapısının ABD’de var olan gerçek toplumsal ilişkilere uygun olarak şiddetli bir şekilde yeniden düzenlenmesini temsil etmektedir.

10.   Bu, Türkiye için de geçerlidir. Türkiye, şiddetli sınıfsal karşıtlıklarla bölünmüş bir ülkedir ve egemen sınıf, patlamaya doğru giden bir toplumsal barut fıçısının üzerinde oturmaktadır. İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla yeni bir aşamaya geçen başkanlık diktatörlüğü, her şeyden önce işçi sınıfını hedef almaktadır.

11.   Dünyanın en büyük 17. ekonomisi olan Türkiye, Avrupa’da gelir ve servet eşitsizliğinde başı çekmektedir. Bir noktada yüzde 80’lere kadar çıkan resmi enflasyon, 2022’den beri son derece yüksektir. Buna ek olarak hükümetin izlediği şiddetle kemer sıkma programı, işçi sınıfının reel ücretlerini ve yaşam standartlarını yerle bir etmiştir. Hükümetin COVID-19 pandemisine aşağıdan yukarıya büyük bir servet aktarımını yöneterek yanıt vermesi, sınıfsal gerilimleri daha da şiddetlendirmiştir.

12.   2002’de iktidara gelen Erdoğan hükümetinin Türkiye ekonomisini dünya ekonomisine ve kapitalist küreselleşmeye hiç olmadığı kadar entegre eden politikaları, sınıfsal ilişkilerde devasa dönüşümleri beraberinde getirdi. Artan proleterleşme ve büyüyen işçi sınıfı, uluslararası ve yerli sermaye için bir ucuz işgücü kaynağı haline getirildi. 2000 yılında nüfusun yüzde 65’i kentlerde yaşarken bugün bu oran yüzde 90’ın üzerindedir. 2000 yılında yüzde 48 olan ücretli işçi oranı, 2022’de yüzde 70’i geçmiştir. 35 milyonluk işgücü ve büyük sanayi şehirleriyle, Türkiye’de son derece gelişkin ve artan oranda militan bir işçi sınıfı ortaya çıkmıştır.

13.   Bu militanlık, ister hükümet ister burjuva muhalefet yanlısı olsun, sendika konfederasyonlarının sınıf mücadelesinin on yıllardır bastırılmasına yardımcı olmasının ardından, büyüyen fiili grev hareketlerinde ifadesini bulmaktadır. 2024 yılı metal işçilerinin Erdoğan’ın “grev yasağı”na meydan okumasıyla son buldu. Bu yıl madencilerden tekstil işçilerine, sağlık emekçilerinden inşaat işçilerine kitlesel işçi mücadelelerine tanık olundu.

14.   Türkiye’deki olaylar, WSWS’nin Yeni Yıl açıklamasındaki şu değerlendirmeyi hızla doğrulamıştır:

Geçtiğimiz beş yıla egemen sınıfın kapitalist krize verdiği yanıt damgasını vurdu. Önümüzdeki beş yıla ise sınıf mücadelesinin patlaması damgasını vuracak ki bu şimdiden başlamıştır. Dünyanın dört bir yanındaki işçiler tırmanan bir küresel savaşla; H5N1 kuş gribi ve mpox gibi yeni patojenlerin ortaya çıkmasıyla birlikte devam eden bir COVID-19 pandemisiyle; temel demokratik haklara yönelik koordineli bir saldırıyla ve sömürü ve sosyal yoksunlukta büyük bir artışla karşı karşıyadır.

Birbiriyle bağlantılı bu krizlerin temelinde, tüm toplumu kâra ve kişisel servet birikimine tabi kılan bir oligarşi bulunmaktadır. Oligarşiye karşı mücadele, doğası gereği, devrimci bir görevdir.

15.   Erdoğan hükümetinin sözcülüğünü yaptığı aynı kapitalist oligarşi, gerici çıkarları doğrultusunda, Ortadoğu’da, Orta Asya’da ve Kuzey Afrika’da yaklaşık 35 yıldır devam eden emperyalist saldırı savaşlarına derinlemesine bulaşmıştır.

16.   Erdoğan, göreve geldiği andan itibaren ABD önderliğindeki emperyalist saldırganlığa destek olmak için elinden geleni yaptı: Irak savaşını destekledi, Afganistan’a asker gönderdi, Libya ve Suriye’deki rejim değişikliği savaşlarına arka çıktı. Retorik eleştirileri ne olursa olsun, Siyonist İsrail rejiminin Gazze’de ABD-NATO desteğiyle devam eden soykırımına yardımcı oldu. Azerbaycan’ın İsrail’e gönderdiği petrole aracılık eden Türkiye, İran’ı ve müttefiklerini hedef alan ABD ve NATO üslerine ev sahipliği yapıyor. Soykırıma suç ortaklığı, Erdoğan hükümetinin halkın gözünde itibarını kaybetmesine katkıda bulundu.

17.   Erdoğan hükümetinin, ABD-NATO’nun Ukrayna’daki 2014 darbesinden sonra tırmanan Rusya karşıtı hücumuna ve Suriye’deki rejim değişikliği savaşında Kürt milliyetçi hareketiyle ittifak kurmasına tamamen uyum sağlayamaması da Türkiye’deki diktatörlük yönelimini hızlandırdı. Şiddetlenen emperyalist savaşın ortasında, Türkiye’nin ABD ile Rusya arasında manevra yapma çabasıyla beraber artan gerilimler, 15 Temmuz 2016’da Erdoğan’ı devirmeyi amaçlayan NATO destekli darbe ile doruk noktasına ulaştı. Darbe girişimini kitlesel muhalefet sayesinde yenilgiye uğratan Erdoğan, yaklaşık iki yıl sürecek bir olağanüstü hâl ilan ederek şiddetli bir karşı saldırıya geçti. 2017’de düzenlenen sonuçları tartışmalı anayasa referandumu Erdoğan’a geniş yetkiler tanıdı.

18.   Sosyalist Eşitlik Grubu’nun o dönem açıkladığı gibi:

Erdoğan’ın önerdiği anayasa değişikliği, Türkiye’deki göstermelik demokrasinin bile, artık, egemen sınıfın militarizm ve diktatörlük yönelimi ile bağdaşmadığını göstermektedir. Erdoğan … artık iç siyasi muhalefete tahammül edememektedir. O, burjuvazinin rakip kesimlerinden gelen ve işçi sınıfı içinde gelişen muhalefeti ezmek için yetkiler peşinde koşmak zorundadır.

19.   O zamandan beri, 2020’de başlayan COVID-19 pandemisi, 2022’de Ukrayna’da başlayan ABD-NATO ile Rusya savaşı ve İsrail’in 2023’te başlayan Gazze soykırımıyla, hem küresel kapitalist sistemin krizi hem de emekçi kitlelerin ve gençliğin emperyalizme yönelik muhalefeti derinleşmiştir. Bugün Türk burjuvazisi, halkının ezici çoğunluğunun nefret ettiği ABD-NATO emperyalizminin artan saldırganlığıyla uyumlu bir politikayı hayata geçirmek için dün olduğundan çok daha fazla bir diktatörlük rejimine ihtiyaç duymaktadır.

20.   Türkiye, Trump yönetiminin Ortadoğu’yu ABD emperyalizminin tam egemenliği altında yeniden sömürgeleştirme planlarında kritik bir müttefik olarak görülmektedir. Filistin’den Lübnan’a, Suriye’den Yemen’e uzanan ABD-İsrail saldırganlığı, bölge haritasının yeniden çizileceği bir “yeni Ortadoğu”yu hedeflemektedir. ABD emperyalizminin,1979 devrimiyle tam kontrolünü kaybettiği İran, bu hedefin önünde bir engel olarak görülmektedir ve yakın bir emperyalist-Siyonist askeri saldırı tehdidi altında bulunmaktadır.

21.   Böyle bir saldırı, İran’la uzun bir sınırı paylaşan Türkiye’nin desteği olmaksızın yürütülemez. Suriye’de El Kaide kökenli HTŞ güçlerinin Aralık 2024’te iktidara gelmesinde önemli bir rol oynayan Ankara, yeni Şam rejimiyle ve hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan üzerinden bir anlaşmaya varmaya çalıştığı Kürt milliyetçi hareketiyle birlikte, ABD’nin İran karşıtı ekseninin kritik bir parçası olarak görülmektedir.

22.   Bu yüzden Trump, “iyi bir lider” ve “dostum” olarak adlandırdığı Erdoğan’la yakın işbirliği içinde çalışmak istiyor. Erdoğan İmamoğlu’nun gözaltına alınmasından üç gün önce Trump ile telefonda görüştü. Trump’ın Ortadoğu temsilcisi bu görüşmeyi “muhteşem ve dönüşümsel” olarak niteledi. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye’deki tutuklamaların ve kitlesel protestoların ortasında 25-26 Mart’ta Washington’da dostça ağırlandı. Aynı günlerde Elon Musk’ın kontrolündeki X/Twitter, Türkiye’de protestoları ve polis şiddetini yayınlayan çok sayıda hesaba erişimi engelledi.

23.   Avrupalı emperyalist güçler de ABD ile artan gerilimlerin ve NATO’nun derinleşen krizinin ortasında Erdoğan hükümetini kritik bir müttefik olarak görmektedir. ABD’nin Rusya’yla barış anlaşmasına varmasına karşı Ukrayna’da savaşı sürdürmeye istekli olan Avrupalı güçler bir “Gönüllüler Koalisyonu” oluşturdular ve Ukrayna’ya “barış gücü” adı altında NATO askerleri göndermeyi planlıyorlar. Akdeniz’den Karadeniz’e açılan boğazları kontrol eden ve NATO’nun ikinci büyük askeri gücüne sahip olan Türkiye’nin, “barış” adı altında bir nükleer çatışmayı tetikleyebilecek bu kundakçı planlarda önemli bir rol oynayabileceği düşünülüyor.

24.   Erdoğan’ın, Avrupalı müttefiklerinin Türkiye’deki siyasi muhalefete baskıya -AB ve NATO yanlısı olmalarına rağmen- göz yumacaklarını hesaplamasında, sığınmacı karşıtı kirli anlaşma da önemli bir rol oynamaktadır. Ankara, başta Suriye olmak üzere emperyalist savaşlardan ve bunların sonuçlarından kaçan 5 milyon dolayında sığınmacıya ev sahipliği yapıyor ve onların Avrupa’ya geçmesine engel oluyor.

25.   Sosyalist Eşitlik Grubu, adil yargılanma hakları ihlal edilerek tutuklanan İmamoğlu’nun ve diğer tüm CHP üyelerinin serbest bırakılmasını savunur. Ancak bu, CHP’ye herhangi bir siyasi destek anlamına gelmez. CHP, doğası gereği, demokratik haklar uğruna mücadeleyi ileriye taşıyamaz. Tam aksine, kitle hareketini seçimlere yönlendirmeye ve sona erdirmeye çalışan CHP, temel sorunların kaynaklandığı kapitalist sisteme ve burjuva egemenliğine meydan okuyacak bir devrimci işçi sınıfı hareketine Erdoğan hükümeti kadar karşıdır.

26.   CHP; Erdoğan hükümetiyle işbirliği yapan aynı emperyalist güçlere yönelen burjuva milliyetçi bir partidir ve demokratik hakları savunmaktan aciz olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Türk burjuvazisinin devrim korkularını yatıştırmaya çalışan CHP, aynı anda bir “NATO partisi” olduğunu vurgulayarak emperyalist güçlere güvence vermeye ve desteklerini almaya çalışmıştır. Çok sayıda Stalinist ve Pablocu siyasi eğilim de kitle hareketini bütünüyle CHP önderliğine ve siyasetine tabi kılarak, devrimci sosyalist bir alternatifin gelişmesini engelleme rollerini yerine getirmiştir.

27.   Bir burjuva partisi olarak CHP’nin omurgasızlığı ve siyasi teslimiyeti küresel bir olgunun parçasıdır. Vladimir Lenin’le birlikte 1917 Ekim Devrimi’ne önderlik eden ve 1938’de Dördüncü Enternasyonal’i kuran Lev Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’nde açıkladığı gibi, çağımızda dünya genelinde burjuvazinin hiçbir hizbi demokrasiyi, toplumsal eşitliği ve anti-emperyalist bir politikayı tutarlı bir şekilde savunamaz. Bu görevler, toplumsal serveti yaratan ve emperyalist savaşın bedelini ödeyen işçi sınıfına düşmektedir. İşçi iktidarını kurma ve sosyalist politikalar uygulama görevi ulusal değil, uluslararası bir görevdir ve ancak sosyalist devrimin küresel ölçekte zafere ulaşmasıyla tamamlanabilir.

28.   Türkiye işçi sınıfı, emperyalist savaşa ve otoriter rejime karşı Ortadoğu Sosyalist Federasyonu sloganıyla bu mücadeledeki yerini almalıdır. Türkiye’de ve bütün ülkelerde temel sorun, işçi sınıfının gelişen hareketine önderlik edecek devrimci bir partinin inşasıdır. Bu, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’ni ve ona bağlı Sosyalist Eşitlik Partilerinin inşası demektir. Bu perspektifle hemfikir olan herkes, gereğini yapmalı ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin inşasına katılmalıdır.