İlk maça kısa bir süre kala, 2026 FIFA Dünya Kupası, tarihin en pahalı ve en siyasi anlam yüklü spor etkinliği olmaya hazırlanıyor. 11 Haziran – 19 Temmuz tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri, Meksika ve Kanada’da düzenlenecek olan turnuva, 48 takım, 104 maç ve 16 ev sahibi şehriyle şimdiye kadar bu türde düzenlenen en büyük organizasyon olacak. Kurumsal sponsorlar yüz milyonlarca dolar yatırdı. FIFA’nın dört yıllık döngüde 11 milyar dolardan fazla gelir elde etmesi bekleniyor. Tanıtım videoları “birlik”, “tutku” ve futbolun evrensel dilinden söz ediyor. Şu mesaj durmaksızın tekrarlanıyor: Bir ay boyunca dünya bir araya geliyor.
Oysa bu büyük gösterinin arkasındaki grotesk gerçeği görmek için yüzeyin çok derinlerine inmek gerekmiyor. 2026 Dünya Kupası, Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı bir saldırı savaşı yürüttüğü, Küba’ya karşı savaşa hazırlandığı, hem Gazze’deki soykırıma maddi destek vermeye hem de Güney Amerika kıyılarında balıkçılara yönelik füze saldırılarına devam ettiği bir ortamda başlıyor. İçeride ise ABD, işçi sınıfına karşı bir diktatörlük rejimini pekiştirme amacıyla göçmen işçileri topluca gözaltına alıp sınır dışı ediyor; üstelik bu süreç ABD tarihinde görülmemiş bir hız ve ölçekte meydana geliyor.
Dünyanın en büyük futbol turnuvasını bu koşullarda, üstelik de tüm bu felaketlerin mimarı olan devlet aygıtının eş ev sahipliğinde düzenlemek, son derece açık bir karşılaştırmayı akla getiriyor: Arjantin’in kanlı askeri diktatörlüğünün 1978 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapması. O dönemde, ünlü Deniz Kuvvetleri Makine Okulu’nda (ESMA) tutulan siyasi mahpuslar, işkence gördükleri zindanlardan stadyum kalabalıklarının sesini duyabiliyordu.
Polis devleti koşullarında düzenlenen bir turnuva
ABD yetkilileri, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) polislerinin her stadyumda ve her maçta görev yapacağı uyarısında bulundular. İç Güvenlik Bakan Vekili Markwayne Mullin, bu göçmen karşıtı gestaponun toplu gözaltı operasyonları düzenlemeyeceğini ileri sürerken şunu da ekliyordu: “ICE her zaman göçmenlikle ilgili uygulama yapar ama biz yalnızca bunun için orada değiliz. Görevimizi yerine getirmek için oradayız.” ICE, FBI ve Gizli Servis ile koordineli biçimde hareket edecek.
Öte yandan Trump’ın seyahat yasakları (2025 yılının ortasına gelindiğinde 400 milyonun üzerinde insanı etkileyen 19 ülkeyi kapsıyordu), Müslüman çoğunluklu ülkelerden, vize ret oranının yüksek olduğu Afrika ülkelerinden ve Latin Amerika’dan gelen taraftarlar için gerçek bir engel parkuruna dönüşmüş durumda. “2026’da bir araya gelen dünya”, titizlikle elenerek oluşturulmuş bir dünya olacak.
Los Angeles’taki (LA) SoFi Stadyumu işçileri, Dünya Kupası maçları sırasında ICE ajanlarının sahaya sürülmesi durumunda greve gideceklerini açıkladılar. Stadyum aşçısı Isaac Martinez, sahne önünde düzenlenen bir protestoda şunları söyledi: “ICE’ın bu oyunlarda hiçbir rolü olmamalı.” Martinez’in kaygısı son derece yerindedir: FIFA’nın turnuva öncesinde stadyum çalışanlarından kişisel verilerini iletmesini zorunlu kılması, olası “yabancı” olarak değerlendirilen herkesi gözaltına alma sicili bulunan bir kuruma doğrudan bir bilgi akışı yaratmaktadır — üstelik bu süreçte yasal statü ikincil bir mesele haline gelmektedir.
Bu işçilerin yanı sıra, SoFi Stadyumu’nun bulunduğu yoğun göçmen nüfuslu LA banliyösü Inglewood sakinleri ile turnuva için Latin Amerika ve dünyanın dört bir yanından gelen on binlerce taraftar da olağanüstü yetkiyle ve yasaları hiçe sayarak hareket eden militarize bir göçmen polisi aygıtının doğrudan hedef tahtasına oturtulmuş durumda.
Uluslararası Af Örgütü, onlarca insan hakları ve göçmen hakları örgütü ile birlikte bir “2026 Dünya Kupası Seyahat Uyarısı” yayımlayarak potansiyel katılımcıları şu risklere karşı uyardı: keyfi giriş yasağı, gözaltı ve sınır dışı etme; telefon ve sosyal medya hesaplarının ihlal edici biçimde aranması; ırk temelli profil çıkarma ve en kötü senaryolarda göçmen gözaltı merkezlerinde zalimane ya da aşağılayıcı muameleye maruz kalma.
ABD’nin göçmenlik makamlarının yarattığı istismar tehdidi, yabancı turistlerin ABD’ye gelişindeki çarpıcı düşüşü açıklayan temel etkenlerden biri olmaya devam ediyor. Nisan 2026’daki ziyaretçi sayısı bir önceki yıla kıyasla yüzde 14,1 oranında geriledi; 2025’te ise 2024’e kıyasla dört milyon daha az yabancı ziyaretçi ABD’ye ayak bastı.
İran, Kongo ve dışlama siyaseti
İran turnuvaya katılma hakkını kazandı ve bu hakkı kullanma niyetini açıkladı. Ancak bu yazı kaleme alınırken heyete, ilk üç maçının oynanacağı ABD’ye giriş vizesi hâlâ verilmemiş ve İran, kamp alanını sınırın öte yakasındaki Meksika’nın Tijuana kentine taşımak zorunda bırakılmıştır. Trump, sosyal medyadan şu uyarıda bulundu: “İran Milli Futbol Takımı Dünya Kupası’na hoş geldi ama orada bulunmalarının kendi can güvenlikleri açısından uygun olmadığını düşünüyorum.” Bu açıklama, uluslararası bir spor etkinliğinde mücadele etmeye çalışan bir heyete yönelik örtülü bir ölüm tehdidi olarak yorumlandı.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) ise farklı bir mekanizmayla hedef alındı. Kongo, 52 yıl aradan sonra ikinci kez Dünya Kupası’na katılmayı başardı — bu, tarihi bir başarıydı. ABD yetkilileri, ülkede devam eden Ebola salgınını gerekçe göstererek Kongolu heyet için 21 günlük karantina talep etti; oysa Kongo kadrosundaki oyuncuların tamamı Avrupa’da profesyonel olarak oynuyor ve salgın başladığından bu yana hiçbiri ülkeye gitmemişti. Kongolu taraftarlar ise Ebola gerekçesiyle DKC’ye uygulanan ABD giriş yasağı kapsamında ülkeye alınmıyor. 103 milyondan fazla COVID-19 vakası ve 1,2 milyon ölümle, dünyadaki tüm ülkeler arasında en kötü pandemi istatistiklerine sahip olan Amerika Birleşik Devletleri, Afrika kıtasına yönelik emperyalist bir küçümseme tavrıyla, halk sağlığını bahane olarak kullanıyor.
Fiyat engeli: 2026 turnuvasının sınıfsal karakteri
Polis devleti aygıtı ve jeopolitik kışkırtmaların ötesinde, 2026 Dünya Kupası’nın ekonomik yapısı da turnuvanın sınıfsal karakterini açıkça ortaya koyuyor. Turnuvanın 1930’a uzanan tarihinde ilk kez, bilet fiyatları sabit tarifelerle değil, “dinamik fiyatlandırma” sistemiyle belirleniyor. Önceden yalnızca Amerikan iç sporları ile stadyum konserlerinde uygulanan bu piyasa mekanizması, fiyatları en yüksek teklifi veren varlıklı alıcıların ödemeye razı olduğu düzeye kadar çıkarıyor.
Rusya’da düzenlenen 2018 Dünya Kupası ile karşılaştırma son derece aydınlatıcıdır. O turnuvada en pahalı final bileti 1.100 dolar, en ucuzu ise 110 dolardı. Bu rakamlar da yüksek olmakla birlikte, tuttuğu takıma bağlı bir taraftarın erişebileceği düzeydeydi. 2026 fiyatları ise bambaşka bir ölçekte seyrediyor. İkincil piyasada Estadio Azteca’daki açılış maçı biletleri çoktan 2.500 dolara ulaştı; 1.000 doların altında bilet bulunmuyor. Final için resmi yeniden satış platformlarında biletler 10.990 dolardan başlıyor; bazı teklifler ise 32.000 doları aşıyor. Karaborsacılar değil bizzat FIFA, en pahalı final biletlerinin her birini 32.970 dolardan satışa çıkardı. Bir bilet için ise 2,3 milyon dolar teklif verildiği öne sürüldü.
New York ve New Jersey eyalet savcıları FIFA aleyhine soruşturma başlattılar; bilet sisteminin “yapay kıtlık” yaratma ile açıktan “fahiş fiyat uygulaması”nı bir arada kullandığını öne sürdüler. Kaliforniya Başsavcısı da FIFA’nın “dinamik fiyatlandırma” modeline ilişkin bir soruşturma başlattı.
Ev sahibi şehirlerde otel fiyatları çoktan fırladı. New York City’den MetLife Stadyumu’na tren yolculuğu (yaklaşık 15 kilometre, 22 dakika), tek yön 98 dolardan başlıyor. 51,4 milyar dolar değerinde bir sağlık sigortası şirketinin adını taşıyan stadyum, 19 Temmuz finaline ev sahipliği yapacak. FIFA, bu ve diğer bazı stadyumlarda geçici olarak jenerik şehir ve eyalet adlarına geçilmesini istedi. Bu tuhaf uygulama, FIFA’nın sponsorlarına maç mekanlarında isimlerini yalnızca kendilerinin sergileme hakkını güvence altına alan “marka koruma politikası” çerçevesinde hayata geçirildi. Büyük çoğunluğu işçi sınıfından oluşan küresel bir izleyici kitlesine sahip bir sporun şirketlerce ele geçirilişini gösteren daha iyi bir örnek olamazdı.
Toplam turnuva gelirinin 665 milyon dolar olarak olması bekleniyor — bu, bir önceki turnuvaya kıyasla yüzde 34’lük bir artışa karşılık geliyor. FIFA’nın açıklanan hedefi “olumlu toplumsal değişimi desteklemek” ama Notre Dame Üniversitesi’nden ekonomist ve Keeping Score: The Economics of Big Time Sports adlı kitabın yazarı olan Prof. Richard Sheehan’a göre bu iddia, FIFA’nın “yolsuzluk ve şeffaflık eksikliğiyle dolu siciliyle” bağdaşmıyor.
Kulüplerin sahipleri küresel oligarklardır. Chelsea FC, Todd Boehly’e (9,3 milyar dolar) aittir. Paris Saint-Germain, Katar kraliyet ailesinin mülküdür. Forbes’a göre dünyada 3.428 milyarder var; serveti 100 milyon doları aşan kişi sayısı ise yaklaşık 30.000. Bu toplumsal kesim için bir Dünya Kupası final biletini 2,3 milyon dolara satışa çıkarmak bir skandal değil, rasyonel bir iş kararıdır.
Doymak bilmez kâr güdüsü
Sporun metalaştırılması, bilet fiyatlarından çok daha az görünür başka bedeller de almaktadır. Seçkin futbolcular bir zamanlar yılda yaklaşık 50 maç oynardı; bugün bu sayı FIFA’nın turnuva genişletmeleri ve amansız ticari baskıların etkisiyle 70’e yükselmiştir. Bilimsel değerlendirmeler, bu artışın hücresel iyileşme sürecini temelden bozduğunu, ciddi eklem yaralanması olasılığını üç katına çıkardığını ve seçkin kariyerleri üç ila beş yıl kısaltabileceğini ortaya koymaktadır. Bu arada futbolcuların olağanüstü yetenekleri —Messi’nin savunma oyuncuları arasında sezgisel hareket etme becerisi, Mbappé’nin patlamalı hızı— spor şirketleri tarafından titizlikle işlenmiş, mağazacılık, sponsorluk anlaşmaları ve yayın haklarından yıllık yüz milyonlarca dolar gelir üreten birer marka varlığına dönüştürülmüştür. Futbolcular bu bedeli kısalan kariyerler ve yıpranan bedenlerle öder. Şirket sahipleri gelirleri toplar.
FIFA Başkanı Gianni Infantino, geçen aralık ayında Trump’a “ilk FIFA Barış Ödülü”nü takdim ederek turnuvanın atmosferini belirledi. Bu hamle, Trump’ın Nobel Komitesi’nin verdiği daha ünlü ödülden mahrum kalmasına duyduğu derin kırgınlığı giderme girişiminden başka bir şey değildi. Başkanlık makamına bir altın yaldızlı süs daha katmanın ötesinde, bu ödül kupayı müstakbel Amerikan führerine tabi kılmanın ve FIFA’nın yoz çıkarları ile Trump yönetiminin çıkarlarının kaynaşmasının simgesi oldu. Bu durum futbol dünyasının yönetici organının ahlaki çöküşü konusunda çok şey anlatıyor.
Trump ise buna karşılık, merkezi Manhattan’daki Trump Tower’da bulunan Dünya Kupası organizasyon komitesinin başkanlığına kendini atayarak, turnuvayı Trump ailesi için yolsuzlukla dolu yeni bir gelir kaynağına dönüştürme niyetini ortaya koydu. Turnuvanın yapısı da aynı güç hiyerarşisini yansıtıyor: Açılış maçı Meksiko’daki Estadio Azteca’da oynanırken, çeyrek final, yarı final ve final maçları ile son 16 turundaki sekiz maçın yedisi ABD sahalarına tahsis edilmiş durumda. Turnuvanın coğrafyası, emperyal gücün coğrafyasıyla örtüşüyor.
Dünya Kupası’nı servet birikimi aracına dönüştürme girişimi karşılıksız kalmıyor. SoFi Stadyumu işçilerinin grev tehdidi, daha kapsamlı bir direniş eğiliminin somut ifadesidir. Meksika’da CNTE bünyesinde örgütlenen öğretmenler, ücret ve emeklilik hakları için yaptıkları grev ve protestoları Azteca Stadyumu’nun kapısına taşıyacaklarını duyurdular. Öğretmenler salı günü Meksiko’da gösteri yaptı; başkentin ana yollarını trafiğe kapatan ve futbol toplarını ateşe veren öğretmenler, güvenlik güçlerinin göz yaşartıcı gaz, plastik mermi ve coplu saldırısıyla karşılaştı.
Turnuvanın kendi izleyici kitlesi de organizatörlerin öngördüğünden çok daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyor: Amerikalıların yüzde 75’i ABD’nin ev sahipliği yaptığını biliyor ve yaklaşık yarısı turnuvayı izlemeyi planlıyor; ancak neredeyse üçte biri ABD’nin yanı sıra ya da onun yerine başka bir ülkeyi destekliyor. Bu oran, hiçbir milliyetçi demagojinin silip atamayacağı, Amerikalıların göçmen köklerinin açık bir ifadesidir.
Sosyalistler, egemen sınıfın spora duyduğu küçümsemeyi paylaşmazlar. Futbol, en temel düzeyde, insanlığın kolektif yaratıcılığının —beceri, hareket, işbirliği ve drama — görkemli bir ifadesidir. Bu oyunu modern biçimiyle işçi sınıfı icat etmiştir; yüzden fazla yıldır stadyumların alt tribünlerini dolduran ve spor kültürünü besleyip büyüten işçi sınıfı olmuştur.
Savaş ve baskının giderek şiddetlendiği bir ortamda düzenlenecek olan 2026 Dünya Kupası, krizdeki egemen sınıfın, toplumu parçalayan sınıfsal karşıtlıkları 104 maçlık özenle markalaştırılmış milliyetçilikle örtbas etme girişimini temsil ediyor. ABD’deki işçilere “kendi” takımlarını desteklemeleri söyleniyor — bu sahte birlik, işçileri egemen sınıf ve onun hükümetiyle aynı safta buluşturuyormuş gibi sunuluyor. Oysa hükümet, işçilerin komşularını gözaltı merkezlerine dolduruyor, savaşlar için gıda ve yakıt maliyetlerini artırıyor ve demokratik haklar talep eden yurttaşların üzerine silahlı haydutlarını salıyor. Bu milliyetçi çağrının panzehiri, spora kayıtsızlık değil, siyasi sınıf bilincidir: Bir Meksikalı işçinin, bir Amerikalı işçinin ve bir İranlı işçinin, hiçbir bayrak sallamanın ortadan kaldıramayacağı ortak sınıf çıkarlarını paylaştığının kavranmasıdır.
Maçlar oynanacak. Hali vakti yerinde kalabalıklar tezahürat yapacak. Televizyon hakları sahipleri büyük kârlar elde edecek. Ancak bu büyük gösterinin bastırmak için tasarlandığı toplumsal çelişkiler —eşitsizlik, baskı, savaşlar— bir futbol sahasında değil, yoğunlaşan küresel sınıf mücadelesinde çözüme kavuşacak.
5 Haziran 2026
