Perspektif

Trump’ın polis devleti baskısı ve İran’a yönelik saldırı: Tek savaşın iki cephesi

26 Mayıs 2026 Salı günü New Jersey’nin Newark kentinde düzenlenen bir protesto sırasında, Delaney Hall gözaltı merkezinde bir protestocu, ICE görevlilerinin önünde ellerini havaya kaldırıyor. [AP Photo/Andres Kudacki]

Geçtiğimiz hafta boyunca Trump yönetimi, ABD’de demokratik hakları yok etme harekâtını ve İran’a karşı suç oluşturan savaşını eşzamanlı olarak tırmandırdı.

Yurt içinde, federal göçmenlik ajanları (ICE) altı gün içinde iki işçiyi katletti: 7 Temmuz’da Houston’da inşaat ekibini işe götürürken kurşuna dizilen Lorenzo Salgado Araujo ve pazartesi günü Maine’in Biddeford kentinde ön camından vurulan, ardından yerde yatarken kelepçelenen Joan Sebastian Guerrero. Onlar, birkaç saat içinde ölmüş olacaklarına dair hiçbir fikirleri olmadan güne başlayan insanlardı.

Yükselen halk muhalefeti karşısında Trump, demokratik haklara yönelik saldırılarını tırmandırıyor. Trump, ICE cinayetlerine karşı çarşamba günü düzenlenen yas protestolarına, federal göçmenlik haydutlarının, iki masum adamın öldürülmesine yol açan türden trafik kontrolleri yapmasına izin vermeyi sürdürerek yanıt verdi. Truth Social’da “I.C.E.’ın en önemli ve etkili Suçla Mücadele araçlarından birinden, TRAFİK KONTROLÜNDEN vazgeçemeyiz!” diye yazdı ve kuruma şöyle dedi: “geri dönün ve çok önemli olan işinizi yapın.”

Her bakımdan, Araujo ve Guerrero’nun öldürülmesi, Renée Good ve Alex Pretti cinayetleri kadar şiddet dolu ve vahşiydi. Trump yönetimi, devlet kurumlarının elinde işlenen cinayeti olağan işleyişin bir parçası olarak ele alıyor.

Yurt dışında ise ABD güçleri, çarşamba gününe kadar İran’a karşı beş gün üst üste hava saldırıları düzenledi, salı günü İran limanlarına yönelik deniz ablukasını yeniden uyguladı ve Buşehr’den Büyük Tunb Adası’na kadar kıyı savunma ve füze mevzilerini vurdu. İran hükümet sözcüsü Fatma Muhacerani çarşamba günü, güney İran’a yönelik saldırılarda 30’dan fazla sivilin öldüğünü söyledi. Sağlık Bakanlığı 260’tan fazla yaralı saydı.

Bunlar, aynı savaşın iki cephesidir. Amerikan emperyalizmi, İran’ı boyunduruk altına almak için yurt dışında savaşıyor. Savaşın bedelini ödemek zorunda kalacak olan ve muhalefeti kırılması gereken sınıfa karşı da yurt içinde savaşıyor. Yurt içinde kurulan polis devleti, yurt dışında hazırlanan daha geniş savaşın içerideki gereğidir.

Amerikan emperyalizmi, Tahran’daki hükümeti devirmek ve Hürmüz Boğazı’nın denetimini ele geçirmek için 28 Şubat’ta savaşa girdi. Dört ayı aşkın bir süre sonra, hükümet ayakta duruyor ve boğaz İran’ın denetiminde kalmayı sürdürüyor.

Ülkeye egemen olmak için Washington’un askeri şiddet büyük ölçüde artırmaya ihtiyacı olacak ve yönetim, kara birlikleri göndermeyi değerlendirdiğini açıkça ortaya koydu. ABD Başkanı Donald Trump, salı günü Fox News’te İran’a kara birlikleri gönderme konusu sorulduğunda, “Bazen bir kara harekâtına ihtiyaç duyarsınız,” diye konuştu.

Pentagon’un eski bir yetkilisi olan ve şimdi Ortadoğu Enstitüsü’nde bulunan Jason Campbell, salı günü Associated Press’e, “Kara kuvvetleri olmaksızın Hürmüz Boğazı’nı tatmin edici biçimde güvence altına alabileceğiniz herhangi bir senaryo tasavvur etmek çok zor,” dedi. Böyle bir operasyonun on binlerce asker gerektireceğini ve “çok yüksek bedelleri” olacağını söyledi.

İran’a bir kara çıkarması, onlarca yıldır —Kore ve Vietnam savaşlarından bu yana— görülmemiş bir ölçekte Amerikan zayiatı verilmesi anlamına gelecektir. Pentagon, pazartesi itibarıyla savaşta 14 Amerikalının öldüğünü ve 414’ünün yaralandığını kabul ediyor; bu, sistematik biçimde olduğundan az gösterilen ve medyada tümüyle görmezden gelinen bir sayıdır.

Pentagon savaşın maliyetini kamuoyu önünde yaklaşık 30 milyar dolar olarak açıklıyor, ama NBC News salı günü, bakanlığın iç tahmininin —hasar gören üsler, imha edilen uçaklar ve tüketilen bombalar ile füzeler hesaba katıldığında— 100 milyar dolara kadar çıktığını bildirdi. Haziran sonunda Fortune’da yayımlanan tahminlerde Harvard Kennedy School’dan Linda Bilmes, hasar gören 228 Amerikan askeri sahasının onarımı için gereken 200 ila 300 milyar dolar dahil olmak üzere, savaşın uzun vadeli maliyetini 1 trilyon doların üzerine koydu. Bütün bunlar, İran’a yönelik bir kara istilasının maliyetine yalnızca peşinat olurdu.

Peki, para nereden gelecek? ABD hükümeti fiilen iflas etmiş durumda. Federal borç 39,4 trilyon dolar. Devletin borcu, ülkenin yıllık üretiminin yüzde 100’ünü aştı. Bu mali yılın ilk yedi ayında Hazine, Medicare’e harcadığından daha fazlasını —628 milyar dolar— faiz olarak ödedi.

Amerikan egemen sınıfı böyle bir savaşı ancak sosyal programlara yönelik devasa saldırılarla finanse edebilir. Bu saldırılar, halk tarafından desteklenmeyen bir savaşa karşı büyük bir muhalefete yol açacaktır. Pazar günü tamamlanan bir Reuters/Ipsos anketine göre, Amerikalıların yalnızca yüzde 37’si bombardımanın yeniden başlamasını destekliyor.

Amerikan emperyalizmi hedeflerine ancak İran’a karşı savaşı tırmandırarak ve toplumsal harcamaları keserek ulaşabilir ve her ikisini de ancak demokratik haklara cepheden saldırıya geçerek yapabilir.

Bizzat Trump yönetimi bu iki cephe arasındaki bağı ifade ediyor. Pazartesi günü Wall Street Journal’da yayımlanan “Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni Neden Kaldırıyoruz” başlıklı yazıda Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Amerika Birleşik Devletleri’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni “gerekirse tuğla tuğla” yıkacağını ilan etti. Bunu da “şiddet suçlularını ülkemizden çıkarmak için çalışan Sınır Devriyesi ajanlarını, Batı Yarımküre’de düzeni yeniden tesis etmek için hayatlarını tehlikeye atan ABD Deniz Piyadelerini, Amerikan anavatanına saldırı planlayan terör ağlarını dağıtmak için çalışan federal savcıları” koruma bahanesiyle açıkladı.

Rubio; Amerikan sokaklarında işçileri öldüren göçmenlik ajanlarını, yurt dışında savaşan Deniz Piyadelerini ve siyasi muhalifleri hapse atan savcıları tek bir dokunulmazlık kalkanı altına yerleştiriyor.

Perşembe günü saat 21.00’de Trump, İran’ın bombalanması sürerken, seçim güvenliği ve oy sayım makineleri üzerine bir konuşma olarak duyurulan bir “ulusa sesleniş” konuşması yapacak. Yönetim bu aygıtı, muazzam bir siyasi, toplumsal ve ekonomik kriz ortamında yapılacak olan kasım seçimleri öncesinde inşa ediyor. Ama seçimler yalnızca bir vesile. Toplumsal eşitsizlik büyüyor, savaş petrol şirketlerinin kârlarını artırırken bunun bedelini işçiler akaryakıt alırken ödüyor: böyle bir toplumsal düzeni savunmanın tek aracı bir polis devletidir.

Demokrat Parti bunların hiçbirine karşı çıkmıyor. O da aynı egemen sınıfın bir hizbidir ve Trump’a yönelik eleştirileri, onun Amerikan emperyalizminin çıkarlarını etkili biçimde savunmadığı yönündedir. ABD ve İsrail kuvvetleri savaşın ilk günü olan 28 Şubat’ta Ayetullah Ali Hamaney’e suikast düzenlediğinde, Senato Azınlık Lideri Chuck Schumer cinayeti Senato kürsüsünden memnuniyetle karşılayarak, “İlk hava saldırısı dalgalarında öldürülen İran Dini Lideri Ali Hamaney için gözyaşı dökmeyeceğim,” demişti.

Trump’ın savaş hedeflerinde başarısız olduğu açık hale geldikçe, Demokratlar Trump yönetimini Amerikan emperyalizminin çıkarlarını yeterince savunamadığı gerekçesiyle kınamaya yöneldiler. Schumer, Trump’ın haziran ortasında imzaladığı “ateşkesi” “teslimiyet sanatı” olarak nitelendirdi.

Good ve Pretti’nin öldürülmesi kitlesel bir öfke doğurduğunda, Demokratlar Trump’la, ICE’ın finansmanını tek bir koşul öne sürmeksizin devam ettiren bir anlaşma ayarladılar. Milyonlarca insan yönetime karşı “Krallara Hayır” gösterilerine katıldığında, Demokratlar ve siyasi müttefikleri savaş sorununu protestoların dışında tutmak için ellerinden geleni yaptılar. Demokrat Parti, bir savaş ve Wall Street partisidir ve işlevi diktatörlüğe doğru gidişle mücadele etmek değil, ona yönelik muhalefeti dizginlemektir.

Demokratik hakların savunulması işçi sınıfına düşmektedir ve bu görev, savaşa karşı mücadeleden ayrılamaz. Hem diktatörlük hem de savaş aynı kaynaktan doğmaktadır: Artık ne demokratik araçlarla yönetebilen ne de dünya konumunu barışçıl araçlarla koruyabilen bir kapitalist oligarşiden. Hem ICE terörüne hem de İran’a karşı savaşa yönelik mücadele; Amerika Birleşik Devletleri’nde ve uluslararası alanda, kapitalist sistemin kendisini hedef alan bağımsız bir işçi sınıfı hareketi biçiminde birleştirilmelidir.

Loading