Libya’nın doğusunda, General Halife Hafter’in denetimindeki bölgede bulunan Temsilciler Meclisi, 20 Ekim’de Türkiye ile 2019’da imzalanan “Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası”nı oybirliğiyle onayladı ve 2020’de Ankara’ya karşı aldığı boykot kararlarını iptal etti. Trablus’tan sonra Hafter hizbinin onayıyla birlikte muhtıra, ilk kez Libya’nın bölünmüş iki yönetimi tarafından da tanınmış oldu.
Muhtıra, Türkiye’nin güneybatı kıyıları ile Libya’nın kuzeydoğu kıyıları arasında, Girit, Rodos, Kaşot ve Kerpe gibi Yunan adalarının kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) hak iddialarını yok sayan bitişik bir deniz yetki alanı çiziyor. Böylece Yunanistan ile Kıbrıs ve Mısır’ın talep ettiği alanlar arasına bir Türk-Libya koridoru giriyor. Söz konusu MEB’de, değerinin yüz milyarlarca dolar olduğu tahmin edilen açık deniz petrol ve doğalgaz rezervleri bulunuyor.
Yıllarca muhtırayı “gayrimeşru” ilan eden Hafter hizbinin bu dönüşü, anlaşmanın kendi çıkarlarına zarar verdiğini düşünen Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti, Avrupa Birliği (AB), İsrail ve Mısır’dan sert tepkilere yol açtı. Atina konuyu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne taşıdı, AB’nin 27 üyesi ortak bir kınama bildirisi yayımladı.
Türk burjuva basını onayı bir “diplomatik zafer”, Atina ve Brüksel ise “uluslararası hukukun ihlali” olarak sunuyor. Gerçekte Doğu Akdeniz’deki deniz sınırları kavgası, enerji kaynakları, boru hatları, elektrik ve veri kabloları ile stratejik deniz yolları üzerinde emperyalist ve bölgesel güçler arasında yürütülen yeniden paylaşım mücadelesinin bir parçasıdır. Bu mücadele, ABD ve NATO’nun Ukrayna’da Rusya’ya karşı yürüttüğü savaş, İsrail’in Gazze’deki soykırımı ve ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırısıyla gelişen küresel bir savaşın cepheleri arasında yeni bağlar kuruyor. Rusya’ya ve İran’a karşı savaşla beraber enerji kaynaklarının ve yollarının öneminin arttığı koşullarda Türkiye’yi, özellikle NATO müttefiki Yunanistan ve diğer Avrupalı güçlerle karşı karşıya getiriyor ve İsrail ile son dönemde artan rekabetini ve gerilimlerini tırmandırıyor.
Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, kararın “muhtıranın yasa dışı, hükümsüz ve geçersiz olduğu gerçeğini değiştirmediğini” açıkladı, “müttefiklerini ve ortaklarını bilgilendirdiğini” ve egemenlik haklarını korumak için “uygun tüm adımları atacağını” bildirdi.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Avrupa Konseyi Başkanı António Costa 20 Ekim’de yaptıkları ortak açıklamada, onayı “derin bir esefle” karşıladıklarını belirterek anlaşmanın “üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlal ettiğini, Deniz Hukuku’na uymadığını ve geçersiz ve hükümsüz olduğunu” ilan ettiler ve AB üyeleri “Yunanistan ve Kıbrıs ile dayanışmalarını” yinelediler.
Ertesi gün AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın 27 üye devlet adına yayımladığı bildiride muhtıranın “hükümsüz ve geçersiz” olduğu tekrarlandı ve “üçüncü devletler açısından hiçbir hukuki sonuç doğuramayacağı” belirtildi. Yunan basınına göre bildiri, Ankara’ya karşı kısıtlayıcı önlemlerin kapısını da açık bırakıyor.
İsrail Dışişleri Bakanlığı da kararı “şiddetle kınadığını” belirterek anlaşmanın bölgedeki “yakın müttefiklerinin” egemenlik haklarını ihlal ettiğini ve “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’i istikrarsızlaştırma çabalarına bir kez daha tanık olduklarını” ileri sürdü.
Mısır Dışişleri Bakanlığı ise muhtırayı “kesin hükümsüz ve hukuki sonuç doğurmayan” bir düzenleme olarak niteledi ve “gerekli adımları atma hakkını saklı tuttuğunu” açıkladı. Son dönemde Ankara ile yakınlaşmasına karşın Abdülfettah El Sisi rejimi, Yunanistan ve Kıbrıs ile bir enerji ittifakı kurmuş durumda.
ABD’den Cumhuriyetçi Senatör Rick Scott 17 Ekim’de Atina’da anlaşmanın onaylanmasını “yasa dışı ve haydutça” olarak niteleyip Türkiye Cumhurbaşkanı “Erdoğan bir müttefik gibi davranmayacaksa NATO’nun nimetlerinden yararlanmamalı,” dedi. Bu, şu anda, Ortadoğu’daki daha kapsamlı iş birliği temelinde Erdoğan’ı kritik bir müttefik ve “dost” olarak gören ABD Başkanı Donald Trump’ın yaklaşımını yansıtmıyor.
Muhtıranın ilk doğrudan sonucu, Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail elektrik şebekelerini birbirine bağlaması planlanan Büyük Deniz Ara Bağlantısı (Great Sea Interconnector, GSI) projesinde görülüyor. AB’nin 657 milyon avro hibe ayırdığı, maliyetinin 3 milyar avroya yaklaşabileceği belirtilen kablo hattının yapımını Fransız tekeli Nexans üstlenirken, Fransız yatırım grubu Meridiam proje şirketinin çoğunluk hissesini satın almış durumda. Girit ile Kıbrıs arasındaki güzergahın bir bölümü, Türkiye’nin hak iddia ettiği kıta sahanlığından geçiyor. 2024’te Türk savaş gemilerinin bölgeye konuşlanmasının ardından denizdeki araştırma faaliyetleri durdurulmuştu.
Şimdi Nexans, Fransız bandıralı bir araştırma gemisiyle çalışmalara yeniden başlamak için Atina’ya başvurmuş durumda. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, araştırmalara itiraz etmeyeceklerini ama “sözlü değil, yazılı bir bildirim” istediklerini söyledi. Bu, fiilen Türkiye’nin bölge üzerindeki iddialarının kabul edilmesi anlamına gelir. Erdoğan ise Avrupa’ya elektriği “2 bin kilometre öteden taşımak yerine” Türkiye’den almasını önerdi. Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgos Yerapetritis, iznin “yalnızca Yunanistan’dan istendiğini” söyleyerek kasım başında ilgili denizcilik çalışması için yeni bir NAVTEX ilan etmeye hazırlanıyor.
Hafter hizbinin Ankara’ya yönelmesi, 2011’de Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi rejimine karşı yürütülen NATO savaşının ardından iç savaşla parçalanan ve Trablus ile doğu yönetimi arasında bölünen Libya’da kırılgan bir uzlaşmanın sağlandığına işaret ediyor. Uzun süre Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya ve Fransa tarafından desteklenen Hafter önderliği, son iki yılda Türkiye ile askeri ve ekonomik ilişkilerini derinleştirdi. Temmuzda Türkiye’nin Hafter güçleri için askeri tesisler ve gözetleme sistemleri kurmasına ilişkin bir anlaşma imzalanmış, Fidan ağustosta Bingazi’yi ziyaret etmişti.
Libya kararı, Karadeniz ve Ortadoğu’daki emperyalist savaşın bir yan ürünü olarak, Türkiye ile İsrail ve Yunanistan arasındaki gerilimin keskin biçimde tırmandığı bir dönemde geldi. İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs 2026 için bir “üçlü askeri iş birliği çalışma planı” imzalamıştı. Yunanistan, “Aşil Kalkanı” hava savunma sisteminin çekirdeği olarak İsrail’den yaklaşık 3 milyar avroluk silah sistemleri satın alıyor. 18 Ağustos’ta İsrail savaş uçakları, Türk birliklerinin konuşlanmaya hazırlandığını iddia ettiği Suriye’deki bir hava üssünü vurdu ve Savunma Bakanı İsrail Katz, Erdoğan’ı “tehlikeli maceralara” girişmemesi konusunda uyardı. Ege’de de gerilim artıyor: Ankara, Atina’nın Türkiye kıyısına yakın adaları silahlandırmasına, yaklaşık 2 bin askerden oluşan 51. Komando Tugayı’nı Sisam adasının karşısındaki Söke’ye kaydırarak yanıt verdi.
Libya oylamasından bir gün önce Erdoğan, Türkiye’nin “bir ateş çemberiyle çevrili” olduğunu söylerken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da Türkiye ile “cepheden bir çatışmadan” kaçınmayı umduğunu ancak İsrail’in “birden fazla senaryoya” hazırlandığını ilan etti.
Ankara, Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzaladığı ve önümüzdeki hafta Meclis gündemine alınması beklenen Mekke Ortak Savunma Anlaşması aracılığıyla, ABD ile uyumlu biçimde kendi bölgesel çıkarlarını ilerletmeye çalışıyor. Söz konusu anlaşmanın Türkiye ile İsrail’i Suudi krallığının Yemen’deki Husi Ensarullah hareketine karşı savaşını destekleme konusunda yan yana getirmesi, bu iki ABD müttefiki arasında artan rekabetin çelişkili karakterinin altını çiziyor. Ankara, Azerbaycan’dan İsrail’e petrol akışının Türkiye’den geçmesine ve ülkedeki ABD-NATO üslerinin Filistinlilere ve İran’a karşı savaşında İsrail yararına kullanımına izin vermeyi sürdürüyor.
Bu arada Millî Savunma Bakanlığı (MSB), 21 Ekim’de Doha’da Türkiye, Katar, Endonezya ve Pakistan savunma bakanlıkları arasında çok taraflı “Bedir Mutabakat Zaptı” imzalandığını bildirdi. MSB’ye göre mutabakat, “askeri üretim alanında işbirliğini teşvik etmeyi” ve “dört ülkenin askeri kabiliyetlerini güçlendirmeyi” amaçlıyor.
Bölge, bir yanda İsrail-Yunanistan-Kıbrıs ekseni, diğer yanda Türkiye’nin Körfez ve Güney Asya’ya uzanan ittifakları arasında rakip bloklara bölünme eğilimi gösteriyor. Bu blokların tümü, şu ya da bu ölçüde, emperyalist güçlerin petrol zengini Ortadoğu’yu tam kontrol altına alma hedefiyle uyumlu hareket ediyor ve yağmadan pay alma peşinde koşuyor. Kapitalist sistemin derinleşen krizinin beslediği bu gerici yönelim, bölgesel güçler arasındaki gerilimlerin hızla silahlı çatışmaya dönüşme riskini artırıyor.
Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin 2020’deki açıklamasında uyardığı gibi, bu tür anlaşmazlıklar kapitalizm altında barışçıl biçimde çözülemez. Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs, Mısır, İsrail ve Libya’daki işçiler ve gençler, emperyalizme bağlı olan kendi egemen sınıflarının gerici çıkarları uğruna birbirleriyle karşı karşıya getirilmeyi reddetmelidir. Bu hükümetlerin tümü, savaşın ve silahlanmanın faturasını enflasyon, kemer sıkma ve sefalet ücretleri yoluyla işçi sınıfına ödetmeye çalışıyor.
Doğu Akdeniz ve Ortadoğu genelinde işçiler, tırmanan sosyal saldırıya ve savaşa, Avrupa’da ve uluslararası ölçekte aynı sorunlara karşı harekete geçmeye başlayan sınıf kardeşleriyle ortak bir mücadelede birleşerek yanıt vermelidir. Ortadoğu ve Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri perspektifine dayanması gereken bu mücadele, bölgenin tüm ülkelerinde DEUK şubelerinin inşa edilmesi anlamına gelmektedir.
