Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, 31 Ocak 2026 Cumartesi günü, “Dünya ve Türkiye nereye gidiyor?” başlıklı bir toplantı düzenledi. Aşağıda toplantının Sosyalist Eşitlik Partisi Genel Başkanı Ulaş Sevinç tarafından yapılan açılış konuşmasını yayımlıyoruz.
“Dünya ve Türkiye nereye gidiyor?” başlıklı toplantımıza hepiniz hoş geldiniz. Bu toplantı, bir ayını geride bıraktığımız 2026’da Türkiye, Ortadoğu ve küresel işçi sınıfının karşı karşıya olduğu temel siyasi meseleleri ele almayı ve bunlara yönelik partimizin tavrını, yani sosyalist-Troçkist perspektifi açıklamayı amaçlıyor. İki ana sunumun ardından katkılar ve sorularla devam edeceğiz.
Başlıca emperyalist güç olan ABD’nin 3 Ocak’ta Venezuela’ya yasa dışı bir saldırı düzenleyip Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu kaçırması, 2026’nın dünya çapında nasıl bir seyir izleyeceğini açıkça ortaya koydu. Şimdi, Amerikan militarizminin küresel patlaması, komşumuz İran’ı bir emperyalist saldırıyla tehdit ediyor.
Ben sunumumda asıl olarak Ortadoğu ve Türkiye’ye odaklanırken, benden sonra Barış Demir yoldaş, ABD’nin dışarıda ve içeride derinleşen krizini ele alacak. Tüm insanlığı etkileyen bu kriz, son tahlilde küresel kapitalist sistemin derinleşen krizinin en yoğunlaşmış ifadesidir.
13-15 Haziran 2025’te partimizin kuruluş kongresini toplarken İsrail’in ve ABD’nin İran’a karşı kışkırtılmamış emperyalist saldırısına tanık olmuştuk. Bugün faşist ABD Başkanı Donald Trump liderliğindeki Washington’ın bölgeye devasa bir askeri güç konuşlandırarak İran’ı her an vurmakla tehdit etmesi, haziran ayında açılan savaşın bir devamıdır. Bu aynı zamanda Ekim 2023’te İsrail’in Gazze’de başlattığı soykırımın, Lübnan ve Yemen’deki İran müttefiklerinin hedef alınmasının ve Suriye’de 2024’te sağlanan rejim değişikliğinin bir devamı niteliğindedir.
ABD emperyalizminin 1990-91’e kadar giden bölgedeki emperyalist saldırganlığı, Washington’ın Ortadoğu’da tam hakimiyetini hedeflemektedir. Bu, bölge genelinde Çin’in ve Rusya’nın etkisini ortadan kaldırmayı ve İran’da Suriye’dekine benzer bir rejim değişikliğini gerektiriyor.
Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin cuma günkü perspektif yazısında belirttiği gibi:
İran, dünyanın üçüncü büyük kanıtlanmış petrol rezervine ve ikinci büyük doğal gaz rezervine sahiptir. İran da Venezuela gibi, petrol ihracatının yüzde 90’ını Çin’e yapıyor ve bu da onu Washington’un başlıca rakibi için kritik bir enerji kaynağı haline getiriyor. İran, dünya petrolünün günlük olarak yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kontrol ediyor. ABD’nin İran’ı kontrol etmesi, Washington’a Çin, Hindistan, Japonya ve Avrupa’nın enerji kaynakları üzerinde tam bir hakimiyet sağlayacaktır.
Meselenin geniş tarihsel ve uluslararası bağlamı kavrandığında, bunun Trump’ın çılgınlığının bir ürünü olmadığını ya da mevcut sosyoekonomik sistemde kontrol altına alınamayacağını görmek zor değildir. Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya ve dünyanın geri kalanına kadar karşı karşıya olduğumuz durum, emperyalizmin dünyayı yeniden bölüşmesi ve sömürgeciliğin geri dönüşüdür.
Bu bizi emperyalist saldırganlığa nasıl tavır alınması gerektiği meselesine getiriyor. Marksistler, yirminci yüzyılın başından beri, emperyalist ülkeler ile ezilen, sömürge veya yarı sömürge ülkeler arasında net bir ayrım yapmıştır. Böyle bir savaşta sosyalistlerin ve işçi sınıfının tavrı, söz konusu tarafların tarihsel karakterine göre şekillenmelidir; var olan rejimlerine göre değil. Biz, başından beri şunu vurguluyoruz: İran’daki burjuva-dini rejimle hesaplaşma görevi, İran işçi sınıfınındır; emperyalist güçlerin ya da onların Veliaht Prens denilen kuklalarının değil. İran ve uluslararası işçi sınıfı, İran’daki burjuva rejime hiçbir siyasi destek vermeden ve işçi iktidarı uğruna mücadeleyi bırakmadan, emperyalist saldırganlığa koşulsuzca tavır almalı ve bununla mücadele etmelidir.
ABD emperyalizminin 93 milyon nüfuslu ezilen bir ülke olan İran’a yönelik saldırısı, Irak ve Suriye’deki saldırıları gölgede bırakacak bir felakete yol açabilir. Bu savaş hızla Türkiye dahil bölge geneline yayılabilir. Bir yandan emperyalizmle siyasi bir uzlaşma arayan, aynı anda askeri yanıtlar dışında bir yanıt geliştirmekten aciz olan İran’daki burjuva rejim bu kez ABD’nin İncirlik üssü dahil bölge genelinde Amerikan kuvvetlerini vurabileceğini ilan etmiş durumda.
Açıkça ifade edelim: ABD emperyalizminin İran’dan taleplerinin de gösterdiği üzere, Washington’la uzlaşma, İran’ın tam teslimiyeti ve ABD hakimiyeti altına girmesi dışında mümkün değildir. ABD, bunun için, devam eden şiddetli yaptırımların yol açtığı protestoları kullanmaya çalışıyor. Trump’ın İran halkının demokratik haklarıyla gerçekten ilgilendiğine inanan var mı?
İran’daki halk kitlelerinin sosyal ve demokratik özlemlerine düşman olan Tahran rejimi de ne kendi halkını ne de uluslararası işçi sınıfını emperyalizme karşı birleştirip seferber edebilir. Bu, sosyalist hareketin görevidir.
İran sadece 40 bin dolayında Amerikan askeri, savaş uçakları ve deniz kuvvetleriyle kuşatılmış değil. Aynı zamanda İsrail, Arap rejimleri ve NATO üyesi Türkiye de bu emperyalist saldırganlığın hizmetindeler.
Erdoğan hükümetinin İran’a savaş açılmasına karşı kaygılarını ifade etmesi, böyle bir savaşın sonuçlarının Türk burjuvazisine yarardan çok zarar getirebileceğinden duyulan korkuyu yansıtmaktadır. Bu sonuçlar şunlar olabilir:
- Ortadoğu’da İran’ın denge ağırlığının ortadan kalkmasıyla İsrail’in etkisinin büyümesi
- Irak ve Suriye’den sonra İran’da da bir Kürt oluşumunun ortaya çıkması
İkiyüzlü eleştirileri ne olursa olsun Gazze’deki soykırıma yardımcı olan, Suriye’deki rejim değişikliğinde önemli bir rol oynayan Ankara, ABD önderliğinde İran karşıtı eksenin geliştirilmesine suç ortaklığı yapmaktadır. Başta da belirttiğimiz gibi bölgedeki 35 yıllık emperyalist saldırganlığın mantığı, İran’a karşı savaşa doğru gitmektedir. Bu saldırganlığa bizzat destek olan ve Türkiye’de İncirlik ve Kürecik üslerine ev sahipliği yapan Ankara, İran’a karşı emperyalist saldırıya tutarlı bir şekilde karşı çıkmaktan tümüyle acizdir. Bu yüzden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Washington ile Tahran arasında bir “uzlaşma” öneriyor. Trump ise “tam teslimiyet” dışında bir uzlaşmayı kabul etmiyor.
Burada bir parantez açarak, NATO ve Avrupa Birliği yanlısı CHP’nin ve DEM Parti’nin bu emperyalist saldırganlık karşısındaki tavrının Erdoğan hükümetinden özünde farklı olmadığı vurgulamak gerek. Partimiz, Erdoğan hükümetinin CHP’ye ve DEM Parti’ye yönelik baskısına ilkesel olarak karşı çıkıyor ve tüm siyasi mahpusların serbest bırakılmasını savunuyor. Ama bunu yaparken siyasi çizgimizi bu partilerinden net bir şekilde ayırıyor ve işçi sınıfının bağımsız politikasını savunuyoruz.
Her iki partinin de Türkiye’nin üyesi olmasını savunduğu Avrupa Birliği, bir barış, toplumsal refah ve demokrasi merkezi değil, ABD’nin rakibi emperyalist bir bloktur. Devasa bir silahlanmaya girişen, işçi sınıfına karşı sosyal saldırıyı tırmandıran ve ifade özgürlüğü ve protesto hakkı dahil demokratik hakları giderek ortadan kaldıran Avrupa güçleri, bu emperyalist kapışmada ilerici bir alternatif değildir. Onlar da İran’a karşı saldırıyı destekliyorlar. Bu yüzden geçtiğimiz günlerde İran Devrim Muhafızlarını “terör örgütü” ilan ederek emperyalist saldırıyı meşrulaştırmaya giriştiler.
CHP Milletvekili Utku Çakırözer’in Eylül 2025’te NATO Parlamenterler Asamblesi’ne sunduğu ve kabul edilen “İran’ın Bölgesel ve Avrupa-Atlantik Güvenliğe Yönelik Tehdidi” başlıklı rapor, bu partinin sağcı ve emperyalizm yanlısı karakterinin çarpıcı bir örneğidir. Rapor, gerçeği tersyüz eden emperyalist anlatıyı tekrarlayarak, İran’ı bölgesel istikrarsızlığın kaynağı ilan ediyor ve ABD’nin İran, Rusya ve Çin karşıtı politikasını güçlendirme yönünde önerilerde bulunup NATO’nun Ortadoğu ülkelerine doğru genişlemesini savunuyor.
Partimiz ise Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını ve İsrail ile tüm ilişkilerini kesmesini talep ediyor. ABD ve İsrail yararına kullanılan askeri üsler derhal kapatılmalı, Azerbaycan’dan İsrail’e petrol akışına aracılık etmeye son verilmeli ve İran’a karşı bir savaşa hiçbir şekilde suç ortaklığı yapılmamalıdır. Biz, bu talepleri gerçeğe dönüştürebilmenin tek yolunun, işçi sınıfının bağımsız siyasi seferberliği olduğunu söylüyoruz.
Emperyalist güçlerin İran’da neyi hedeflediğini görmek için Suriye’ye bakılabilir: emperyalizme ve Siyonizme tabi uysal bir rejim. Suriye’de kurulan El Kaide kökenli Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) rejiminin tek destekçisi Erdoğan hükümeti değildir; hem Washington hem de Avrupa başkentleri bu rejimi tanımıştır ve desteklemektedir.
2011’den beri Suriye’de olanların emperyalizm destekli bir rejim değişikliği savaşı olduğunu açıkladık ve Aralık 2024’te Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesinin Suriye halkının içine sürüklendiği felaketi sona erdirmek şöyle dursun daha da ağırlaştıracağı uyarısında bulunduk. Emperyalizmin hizmetindeki bir burjuva dini hareket olarak HTŞ, sayısız milliyetten, dinden ve mezhepten Suriye halkının demokratik ve sosyal sorunlarını çözmekten acizdi, dahası buna karşıydı. Bu aynı zamanda onunla uzlaşma yönündeki her türlü çabanın sonuçsuz ve gerici olduğu anlamına geliyordu.
Kürt milliyetçisi Halk Savunma Birlikleri (YPG) önderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Aralık 2024’te rejim değişikliğini alkışladı. Mart 2025’te, HTŞ rejiminin Alevi azınlığa karşı katliamlarının ortasında, HTŞ ile bir mutabakat imzaladı. SDG’nin HTŞ ile bugün de devam eden uzlaşma çabası bir yanlış anlamanın ya da hatanın sonucu değildir. SDG emperyalizme karşı çıkmak şöyle dursun, HTŞ gibi emperyalizmin önemli bir vekili olmuştur. Bugün de HTŞ rejiminin SDG önderliğindeki fiili özerk yönetime saldırılarının ortasında, SDG lideri Mazlum Abdi bu saldırılara yeşil ışık yakan ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tomas Barrack’a teşekkür ediyor ve işbirliğinin sürmesi çağrısı yapıyor.
Biz bu siyasi çizgiyi ve onun arkasındaki gerici sınıfsal çıkarları bütünüyle reddediyoruz. Türk burjuvazisinin NATO üyeliği ve ABD emperyalizmiyle işbirliği nasıl gericiyse, Kürt burjuvazisinin emperyalizmle işbirliği de öyle gericidir. Dünyayı felakete sürükleyen emperyalist bir güçle işbirliğinden ilerici bir sonuç çıkacağının öne sürülmesi, Ortadoğu’da son 35 yıldır hayatını kaybeden ya da sığınmacı haline gelen milyonlarca insanla alay edilmesidir.
Partimiz, HTŞ rejiminin ABD’nin onayı ve Türkiye’nin desteğiyle Suriyeli Kürtlere yönelik saldırısına koşulsuz karşı çıkıp Kürt halkının ve tüm diğer ezilen halkların demokratik haklarını savunurken, SDG’ye ya da başka bir burjuva milliyetçi önderliğe destek vermeyi ya da ilerici bir rol atfetmeyi reddediyor.
Bu noktada, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin perspektifini Kürt hareketinden ve onu destekleyen sahte sol eğilimlerden ayıran farkı vurgulayan bir açıklamaya değinmek istiyorum. DEM Parti, DBP, Devrimci Parti, EHP, EMEP, ESP, Halkevleri, SMF, SODAP, SYKP, TİP, TÖP ve Yeşil Sol Parti’nin 20 Ocak 2026 tarihli ortak açıklamasında şöyle deniyor:
Ortadoğu, emperyal planlar doğrultusunda yeniden dizayn edilmek istenirken; halklara savaş ve katliam dayatılmaktadır. … Geçici Şam yönetimi işbaşına geldiği andan itibaren halkların ve inançların eşit ve özgür birlikteliğine dayanan anayasal-demokratik bir rejim inşa etmeyi bilinçli biçimde reddetmekte; çatışma, korku ve şiddet yoluyla tekçi iktidarını kalıcılaştırmayı hedeflemektedir.
Bu, özünde, Kürt milliyetçi hareketinin ABD emperyalizmiyle ve HTŞ rejimi ile (aynı zamanda Erdoğan hükümetiyle) uzlaşma perspektifinin iflasının bir itirafıdır. Yukarıdaki alıntıdan çıkarılması gereken devrimci sonuç, emperyalizme ve HTŞ’ye karşı uzlaşmaz bir mücadeleden başka bir çıkış yolunun olmadığıdır. Ancak ne Kürt hareketi ne de orta sınıf sahte sol eğilimler böyle bir sonuca varabiliyorlar.
Bizim perspektifimize ise, tarihten çıkarılan dersler ve Lev Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi yol gösteriyor.
Troçki’nin açıkladığı gibi, Ortadoğu gibi geç kapitalist gelişmeye sahip bölgelerde burjuvazi, emperyalizme göbekten bağlı olması ve her şeyden çok işçi sınıfından korkması nedeniyle azınlık haklarını tanıyan demokratik bir rejim kurmaktan, toplumsal eşitliği sağlamaktan ya da anti-emperyalist bir politika izlemekten acizdir. Bu görevler, sosyalizm mücadelesinin parçası olarak, tüm ezilenleri burjuvaziye ve emperyalizme karşı işçi iktidarı uğruna mücadelede kendi arkasında birleştirmesi gereken işçi sınıfına düşmektedir.
Suriye’deki olaylarda belirleyici güç şu anda ABD emperyalizmidir. Washington, iki önemli bölgesel müttefiki olan Türkiye’yi ve İsrail’i uzlaştırma ve İran karşıtı saldırganlıkta hizalamaya çalışıyor. Bunun için Türk burjuvazisinin kendi güney sınırında bir Kürt oluşumuna izin verilmemesi talebini kabul ederken, Ankara da Suriye’nin güneyinde İsrail’in artan etkisini şimdilik kabul ediyor görünüyor. Dahası, bizzat Erdoğan, Trump’ın Gazze’de adına “Barış Kurulu” denen yeni sömürge idaresine üye ve yardımcı olmayı kabul etmiş durumda.
Ekim 2024’te faşist MHP lideri Devlet Bahçeli ile Erdoğan’ın başlattığı Abdullah Öcalan ile müzakere süreci, ancak bu uluslararası bağlama yerleştirildiğinde tam olarak kavranabilir. AKP, MHP ve DEM Parti’nin yanı sıra CHP, TİP ve EMEP’in de dahil olduğu meclis komisyonu üzerinden resmileştirilen bu sürecin demokrasi, barış ve kardeşlik ile hiçbir ilişkisi yoktur. Türkiye’de bir başkanlık diktatörlüğü inşa eden Erdoğan hükümetinin büyük bir demokratikleşmeye öncülük edeceği iddiası, kendi içinde çelişkilidir. Peki, bu apaçık çelişkiye rağmen neden sözde muhalefet partileri de Erdoğan ve Bahçeli’ye destek veriyor? Hatta Öcalan’ın ve DEM Parti’nin yaptığı gibi onları “barış güvercini” ilan ediyorlar? Bunun cevabı, tüm bu siyasi partilerin ve önderlerin ortak sınıfsal ve siyasi yönelimidir. Bunlar, emperyalizmle işbirliği yapma, burjuvazinin çıkarlarını koruma ve işçi sınıfının çıkarlarına karşı çıkma konusunda ilkesel olarak ortaklaşan kapitalist partilerdir.
Suriye’de olduğu gibi son derece kırılgan bir şekilde süren müzakerelerde söz konusu olan Türk ve Kürt burjuvazisinin gerici çıkarlarını ABD emperyalizmiyle uyumlu bir şekilde uzlaştırma çabasıdır. Meclis komisyonunun 24 Kasım 2025’te Öcalan ile yaptığı görüşmenin tutanaklarının geçtiğimiz hafta yayımlanması, Erdoğan ile Öcalan’ın özünde aynı fikirde olduklarını göstermeyi amaçlıyordu.
Erdoğan ve Öcalan’ın “Türk, Kürt, Arap ittifakı” perspektifi, bu sürecin gerici karakterini açıkça ortaya koymaktadır. Siyonizmin “Büyük İsrail” projesi gibi bu proje de Ortadoğu’daki emperyalist yağmadan kırıntılar peşinde koşmakta ve tüm halklara felaketlerden başka bir şey vaat etmemektedir.
Türkiye’de ve Ortadoğu genelinde, ABD emperyalizmine ve suç ortaklarına karşı büyük bir toplumsal muhalefet var. Her yerde işçi sınıfı ve gençlik, savaştan, baskıdan ve toplumsal eşitsizlikten bir çıkış yolu arıyor. Bu koşullarda CHP, kendisine yönelik baskıya rağmen Erdoğan’la ve MHP’yle uzlaşma çabasını sürdürüyor, toplumsal muhalefeti seçim siyasetine yönlendirerek etkisiz hale getiriyor ve sermayeye ve NATO’ya güven vermeyi hiç ihmal etmiyor.
Siyasi mahpus Ekrem İmamoğlu, son röportajlarından birinde “Demokratik ve öngörülebilir bir Türkiye, NATO içinde daha saygın ve etkin olur,” diyor. Gerçekten de Türkiye’deki emekçilerin amacı, uluslararası hukuku ortadan kaldıran ABD emperyalizminin hakimiyetindeki uluslararası suç örgütü NATO içinde “daha saygın ve etkin olmak” mı? Hayır, emekçiler NATO’dan ve ABD emperyalizminden nefret ediyor. Bu, Türk burjuvazisinin amacıdır ve Erdoğan da aynı amacı paylaşmaktadır.
Özgür Özel ise geçtiğimiz hafta Yalova mitinginde yaptığı konuşmada “Cumhuriyet Halk Partisi asla ve asla ne sermayenin, ne iş insanının ne fabrikatörün düşmanıdır,” diye vurguladı ve kendi içinde çelişkili şu vaatte bulundu: “Onlara daha çok kazanacakları ama vergilerini adil ödeyip eşitçe paylaşacakları bir düzen sunacağız.” Sermayenin daha fazla kazanması, emeğin payının azalmasından başka bir yolla olamaz. Erdoğan hükümetinin de onlarca yıldır yaptığı budur.
Bugün Türkiye, Avrupa’nın gelir ve servet eşitsizliğinde ilk sıralarda olan, şiddetli sınıfsal gerilimlerle bölünmüş bir ülkedir. Ortadoğu da dünyanın en eşitsiz bölgelerinden biridir. Türkiye ve Ortadoğu’nun geleceğini, işte bu sınıf mücadeleleri belirleyecektir. Türkiye’de ve Ortadoğu’da egemen sınıfın servetine ve iktidarına cepheden saldırmadan hiçbir temel demokratik ve sosyal sorunun çözümü mümkün değildir. Türkiye ve Ortadoğu nereye gidiyor sorusuna, işçi iktidarı ve sosyalizm dışında verilebilecek geçerli ve ilerici bir cevap yoktur.
Partimiz, emperyalist saldırganlığı, burjuva egemenliğini ve kapitalist mülkiyet ve sömürü ilişkilerini olduğu gibi kabul eden, hatta bunları açıkça savunan tüm “sol” iddialı perspektifleri reddediyor ve ileriye giden tek yolun Ortadoğu Sosyalist Federasyonu’ndan geçtiğini savunuyor. ABD emperyalizmi Ortadoğu’yu askeri saldırılar ve bölgesel ve yerel müttefikleri ve vekilleri aracılığıyla kendi egemenliği altında birleştirip Ortadoğu halklarına sömürge prangalarını takamaz. Ama bölge işçi sınıfının ve ezilen halklarının Ortadoğu’yu aşağıdan birleştirebilmesi için sosyalist bir perspektif ve önderlik ile donanması şarttır. Bu, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’ne bağlı Sosyalist Eşitlik Partilerinin Türkiye’de ve bölge genelinde işçi sınıfının devrimci önderliği olarak inşa edilmesini gerektiriyor.
Şu anda Migros ve BİM depolarındaki fiili grevlerde ve metal işçilerinin bastırılan grev hareketinde kendisini gösteren işçi hareketinin başlangıç niteliğindeki geri dönüşü, Türkiye’ye özgü değildir. Bunun özellikle uyuyan dev Amerikan işçi sınıfının yeniden canlanmasını kapsıyor olmasının dünya çapında sonuçları olacaktır.
Dünya emperyalizmi, kalbinde, yani ABD’de ve diğer emperyalist merkezlerde işçi sınıfı tarafından yenilgiye uğratılmadan Ortadoğu’ya ve dünyaya kalıcı barış gelemez. Amerika’dan Avrupa, Asya ve Avustralya’ya kadar bir dünya partisi olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) önemi burada yatmaktadır. İşçi sınıfının sosyal, ekonomik ve demokratik haklar uğruna mücadelelerinin emperyalist savaşa karşı mücadeleyle birleştirilmesi gerekiyor. Bunun için her fabrikada, işyerinde ve mahallede bağımsız taban komitelerinin inşa edilerek işçi sınıfının toplumsal gücünün harekete geçirilmesi şarttır. DEUK’un öncülüğünde kurulan Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ), bunun için gerekli örgütsel yapıyı ve önderliği sağlıyor.
Bugün burada bizi dinleyenler önemli bir karar almalı ve partimize ve sosyalizm mücadelesine katılmalılar. Sizleri partimizin kuruluş belgelerini, yani programını ve Tarihsel ve Uluslararası Temellerini incelemeye ve eğitim çalışmalarımıza dahil olmaya çağırıyoruz.
Ayrıca sizleri, partimizin kuruluş fonu kampanyasına destek olmaya davet ediyoruz. Partimiz herhangi bir şirket ya da özel fon tarafından desteklenmiyor; tamamen üyelerinin ve destekçilerinin cömertliğine dayanıyor. Sizleri partimizin düzenli bağışçısı olmaya ve sosyalizm mücadelesine omuz vermeye davet ediyoruz.
Daha fazlasını okuyun
- ABD İran’a savaş açmaya hazırlanırken NATO müttefiki Türkiye arabuluculuk yapmaya çalışıyor
- Trump yönetimi İran’ı yeni bir savaşla tehdit ediyor
- Amerika nereye gidiyor? Oligarşi, diktatörlük ve kapitalizmin devrimci krizi
- Suriye’de ve Ortadoğu’da ABD emperyalizminin çıkarları ve milliyetçi perspektifin iflası
