CHP lideri Özgür Özel’in Newsweek makalesi: Demokratik haklar için ve emperyalizme karşı mücadele nasıl verilir?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçilmiş lideri Özgür Özel, 1 Haziran’da Amerikan haftalık Newsweek dergisinde Türkiye’deki siyasi kriz üzerine bir makale yayımladı. Makale, Türkiye’nin emperyalist NATO ve Avrupa Birliği müttefiklerine sesleniyor ve CHP üzerindeki hükümet baskısını emperyalistler için bir güvenlik sorunu olarak sunuyor.

Özel, CHP liderliğindeki bir “barışçıl demoratik değişim”in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti tarafından engellenmesinin ülkeyi istikrarsızlığa sürükleyeceği ve bunun NATO ile AB’nin zararına olacağı uyarısında bulunuyor.

Özel, Erdoğan hükümetine karşı yükselen toplumsal muhalefeti kontrol altına alabileceğini ima ederek NATO ve AB güçlerini kendi lehine ikna etmeye çalışmakta; böylece CHP’nin sınıfsal karakterini ve emperyalizmle organik bağını açıkça ortaya koymaktadır.

CHP'nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel, parti genel merkezine yapılan polis baskınının ardından destekçileriyle birlikte yağmur altında TBMM'ye doğru yürüyor, 24 Mayıs 2026. [Photo: eczozgurozel / X]

Özel’in seslendiği güçler, aynı anda İsrail’in Gazze’deki soykırımını ve Lübnan’a karşı savaşını, İran’a karşı devam eden ABD-İsrail savaşını ve Ukrayna’da Rusya’ya karşı NATO savaşını destekleyen veya doğrudan yürüten güçlerdir. Onların “demokrasiyi savunma” iddiasının sahteliğinin en açık ifadesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın anayasayı fiilen ortadan kaldıran bir başkanlık diktatörlüğü inşa ediyor olmasıdır. Hem ABD’de hem de Avrupa’da demokratik hakların görülmedik şekilde aşındırılmasına, şiddetli sosyal kesintiler ve kemer sıkma önlemleri eşlik etmektedir. Erdoğan’ın da izlediği aynı program, uluslararası ölçekte mali oligarşinin çıkarlarını hayata geçiren programdır.

Özel bu yazıyı, CHP’ye yönelik artan hükümet güdümlü baskının doruk noktasında kaleme aldı. 21 Mayıs’ta Ankara’da bir bölge mahkemesi, 2023’teki 38. Olağan Kurultay ile 2025’teki 21. Olağanüstü Kurultay hakkında “mutlak butlan” kararı vererek mevcut yönetimi görevden uzaklaştırdı ve eski genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yönetimini geri atadı. Bu, esasen hükümetin baskısıyla alınmış ve hiçbir hukuki temeli olmayan siyasi bir karardı.

Yargı operasyonu, CHP’nin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde 17 milyondan fazla oy alarak birinci parti olmasıyla tetiklenmiş; sonradan adalet bakanı olan Akın Gürlek’in o dönem İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atanmasıyla CHP’nin seçilmiş belediye başkanlarını hedef alan operasyonlar yoğunlaşmıştı. Bu süreçte, anketlerde Erdoğan’ın önünde çıkmaya başlayan CHP’nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere birçok belediye başkanı tutuklandı.

Sosyalist Eşitlik Partisi - Dördüncü Enternasyonal ve Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS), siyasi tutuklamalara, CHP’nin seçilmiş yönetiminin yargı eliyle görevden uzaklaştırılmasına ve demokratik haklara yönelik saldırılara karşı çıktı. Ancak bunu yaparken CHP ile olan uzlaşmaz siyasi farklılıklarını açıkça ortaya koydu ve hükümet baskısı karşısında çeşitli “sol” partilerin Özel önderliğini eleştirisiz desteklemesine karşı çıktı. Özel’in emperyalistlere seslenen makalesi, bu değerlendirmenin doğruluğunu teyit etmektedir.

Türkiye’deki kırılgan demokrasinin çöküşü

Özel, makalesinde Erdoğan hükümetinin devlet aygıtının büyük bölümünü ele geçirdiğini ve “son anlamlı demokratik alternatifi” ortadan kaldırmaya çalıştığını ileri sürüyor. Ancak bu sürecin neden yaşandığını açıklayamıyor; tek açıklama girişimi CHP’nin 2024 seçimlerinde birinci olmasıyla sınırlı.

Oysa demokratik haklara yönelik saldırılar tek bir liderin iktidar hırsıyla açıklanamayacak uluslararası bir olgudur. WSWS bu konuda şunları yazdı:

Türkiye’de yaşananlar salt ulusal bir olay değil; kapitalist sistemin derinleşen kriziyle, demokratik yönetim biçimlerinin uluslararası çöküşünün somut bir tezahürüdür. ABD Başkanı Donald Trump, Kasım 2020 seçimlerini kaybetmesinin ardından yasa dışı yoldan iktidarda kalmak için 6 Ocak 2021’de başarısız bir darbe girişiminde bulunmuştu. Erdoğan ise önümüzdeki seçimlerde muhtemel bir yenilgiyi engellemek için başlıca rakibini etkisiz hale getirmeye çalışıyor.

Hükümetlerin otoriterleşmesi, yöneticilerin öznel bir tercihi değil, kapitalizmin nesnel ekonomik çelişkilerinin ürünüdür. Ortadoğu ve dünya genelinde tırmanan emperyalist savaş ve saldırganlık ile görülmemiş toplumsal eşitsizlik ve sınıfsal gerilimler, bunun somut tezahürleridir.

Türkiye’de egemen sınıf bir toplumsal barut fıçısının üzerinde oturmaktadır. Türkiye toplumsal eşitsizlikte Avrupa’da ilk sıralara yerleşirken işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki kutuplaşma görülmemiş boyutlara ulaşmıştır.

2018’den bu yana yıllık enflasyon yüzde 100’ü aşmış (halen resmi olarak yüzde 32); lira dolar karşısında değerinin büyük bölümünü yitirmiş, bu süreçte ithal malların fiyatları katlanmıştır. Gıda enflasyonu en ağır biçimde işçi sınıfı mahallelerini, tarım emekçilerini ve kentsel yoksulları vurmuştur. Reel ücretler aynı dönemde ciddi biçimde gerilerken kayıt dışı istihdamın payı yüzde 40’ın üzerinde seyretmeye devam etmektedir. İşçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarına yönelik saldırı, Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesinde de görüldüğü gibi giderek artan bir direnişle karşılaşmaktadır. İşte bu tablo, Erdoğan hükümetinin tırmanan baskısının nesnel zeminini oluşturmaktadır: egemen sınıf, artık sınırlı da olsa demokratik yollarla yönetemez hale gelmiştir.

Mahkeme kararı sadece Özel’i görevden almamış, CHP içindeki siyasi bölünmeyi de tamamen açığa çıkarmıştır. WSWS’nin belgelediği üzere, 2010-2023 yılları arasında CHP’nin başında olan ve Özel’in yıllarca beraber çalıştığı Kılıçdaroğlu, bu yargı operasyonunun pasif bir nesnesi değil, kritik ortağıdır. WSWS, “‘majestelerinin muhalefeti’ rolünü üstlenen Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden partinin başına getiren yargı darbesi, patlayıcı sınıfsal ve uluslararası gerilimler ortamında artık en ılımlı siyasi muhalefetin dahi hoş görülmeyeceğinin ilanıdır,” diye açıklamış ve eklemişti:

Özel’in, Trump’ın savaşlarına yönelik sınırlı eleştirileri ve Doruk Madencilik işçilerine kamuoyu önünde desteğini açıklaması gibi adımları, yalnızca Türk burjuvazisinin güçlü kesimleri için değil, Washington ve Avrupa başkentleri için de tahammül edilemezdi. Bunlar, Özel’in, CHP içindeki Kılıçdaroğlu hizbinin suç ortaklığıyla Erdoğan tarafından görevden uzaklaştırılmasına zemin hazırladı. Söz konusu başkentlerden, Özel’in Erdoğan tarafından görevden uzaklaştırılmasına karşı kayda değer hiçbir eleştiri gelmedi.

Özel’in Newsweek makalesi bu değerlendirmeyi birkaç gün içince doğrulamıştır. Özel şimdi emperyalist başkentlere, savaş ve sınıf mücadeleleri konusunda güvenilir bir ses olabileceğini kanıtlamaya çalışıyor.

Emperyalistleri ikna etme çabası

Özel ile Kılıçdaroğlu ve Erdoğan arasındaki hizip çatışmaları ne olursa olsun, hepsi de emperyalizme göbekten bağlı olan aynı egemen sınıfın temsilcileridir. Özel bu nedenle makalesinde işçilerin toplumsal sorunlarına ve bunların kapitalist kâr ve sömürü sisteminde yatan nedenlerine değil, emperyalistlerin güvenlik kaygılarına seslenmektedir.

Özel’in temel argümanı şudur: Türkiye’deki siyasi kriz bir toplumsal patlamaya yol açabilir; bu patlama NATO ve AB’yi de istikrarsızlaştırır; CHP ise Erdoğan’a kıyasla bu patlamayı daha etkin biçimde kontrol altına alabilecek bir alternatiftir. Mart 2025’te İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından gençlerin ve emekçilerin kendiliğinden patlak veren kitlesel protestolarının radikalleşmesini engellemesi ve kontrol altına alıp sona erdirmesi, bu konuda somut ve önemli bir örnektir.

Özel bu çerçevede Türkiye’nin jeopolitik önemine vurgu yapıyor: Karadeniz’in bekçisi, NATO’nun ikinci büyük askeri gücü, Avrupa ile Avrasya’nın kavşak noktası. Mevcut gidişatın sürmesi halinde Türkiye’nin “stratejik açıdan vazgeçilmez olmakla birlikte artık demokratik işleyişi kalmayan bir [NATO] üyesi” konumuna sürüklenebileceğini öne sürüyor. Bu, NATO’yu “21. yüzyılda demokrasinin güvencesi” ilan eden Kılıçdaroğlu’nun tavrının bir devamıdır.

Ancak NATO güçlerinin liderlerinin Türkiye’de, kendi ülkelerinde veya başka yerlerde demokratik haklarla ilgilendikleri iddiası büyük bir sahtekarlıktır. Sovyetler Birliği’ne karşı kuruluşundan beri NATO’nun tarihi yalnızca emperyalist saldırganlıkla değil, askeri darbeler ve rejim değişikliği operasyonlarıyla damgalanmıştır. Türkiye’de 12 Eylül 1980 ve 15 Temmuz 2016 darbelerinin yanı sıra Ukrayna’da Rusya ile savaşın kışkırtılmasında kritik bir dönüm noktası olan 2014 darbesi de başlıca NATO güçlerinin desteğini almıştır.

Bugün Washington ve Avrupalı emperyalist güçler, CHP üzerindeki baskılar karşısında onaylayıcı bir sessizlik içindeler. Erdoğan’ın hem İmamoğlu’nun tutuklanmasından hem de son yargı operasyonundan önce Trump ile telefon görüşmesi yapması tesadüf değildir. Emperyalist güçler Erdoğan hükümetini bölgedeki çıkarları için kritik bir müttefik olarak görmektedir: Türkiye, İran’a karşı emperyalist bir savaş açan ABD-İsrail’e istihbarat desteğini sürdürmekte, Gazze soykırımı devam ederken İsrail’i Azeri petrolüyle beslemekte, NATO’nun Rusya’ya karşı yürüttüğü savaşta Britanya ve Fransa ile işbirliğini derinleştirmekte ve AB adına mültecileri kendi sınırları içinde tutmaktadır.

Özel NATO’nun bölgedeki güvenliğini ve çıkarlarını savunma taahhüdü veren bu yazısıyla, Erdoğan hükümetinin politikasını sürdüreceğinin sözü veriyor. Bununla birlikte, Özel’in emperyalist güçler için cezbedici başlıca argümanı, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve Türk burjuvazisinin geleneksel partisi olan CHP’nin işçi sınıfının toplumsal patlamasını kontrol altına alma kapasitesidir. Özel’in zaman zaman başvurduğu savaş ve soykırım karşıtı ve “emek yanlısı” söylemler bu kapasiteyi korumaya yönelik retorik araçlardan ibarettir. Özel’in perşembe günü Türkiye’nin başlıca sermaye grubu olan Koç Holding’in kuruluşunun 100. yılı kutlamasına katılması, kendisinin sadece NATO liderlerine değil ama Türk burjuvazinin hakim kesimlerine yeniden güvence verme çabasının bir ifadesidir.

Tarih çarpıtması

Özel gerekçelerini güçlendirmek için liberal-emperyalist tarih anlayışına başvuruyor ve önemli çarpıtmalar yaparak şöyle yazıyor:

Tarih bize tutarlı bir ders verir: Siyasi sistemler, alternatifler yok olduğunda istikrar kazanmaz; vatandaşlar barışçıl değişimin hâlâ mümkün olduğuna inandığında istikrar kazanır. Sovyetler Birliği, Şah İranı, Doğu Bloku ülkeleri ve Arap dünyasının büyük bölümü, Soğuk Savaş boyunca istikrarlı görünüyordu; ta ki birden görünmez olana dek. Sistemler çoğu zaman en sarsılmaz göründükleri an en kırılgandırlar.

Özel son 35 yıldır Arap ülkelerinde meydana gelen rejim değişikliklerine atıfta bulunuyor. Bunlar Türk burjuvazinin de desteklediği ve son tahlilde Türkiye’de bir polis devletinin pekiştirilmesine itki sağlayan emperyalist müdahalelerin sonucuydu. Irak’ta kitlesel imha silahları yalanı, Libya’da insancıl müdahale söylemi, Suriye’de ise ağır bir vekâlet savaşı kurgulandı. Bu savaşlarda milyonlarca insan öldü ve yerinden edildi; toplumsal altyapılar çökerken geride “demokrasi” değil, emperyalist çıkarlarla şekillendirilmiş istikrarsız rejimler kaldı. Bu ülkelerdeki “demokratikleşme” anlatısı, emperyalist yeniden sömürgeleştirmenin ideolojik örtüsünden başka bir şey değildi.

CHP'nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel, parti yönetiminin görevden alınmasına ilişkin mahkeme kararı hakkında konuşuyor, 22 Mayıs 2026, Ankara. [Photo: herkesicinCHP / X]

Özel’in, Stalinist yozlaşmaya karşın 1917’deki Ekim Devrimi ile kurulmuş bir işçi devleti olan Sovyetler Birliği’ni ABD’nin 1979’a kadar Ortadoğu’daki jandarması olan İran’daki Şah Rıza Pehlevi rejimiyle yan yana koyması, bunları “totaliter rejimler” olarak aynılaştırmanın ötesinde bir amaca hizmet etmektedir. Gerçekte Stalinist bürokrasinin 1991’de SSCB’yi dağıtması ve kapitalizmi restore etmesi emperyalist dünya tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmış ve teşvik edilmişken, 1979 İran Devrimi Washington’ın Ortadoğu’daki çıkarlarına büyük bir darbe vurmuştur.

Şah liderliğindeki İran rejimi, Batılı emperyalistlerin desteğiyle ayakta duran bir kukla devletti; 1953 darbesinde CIA’nın parmağı vardı. Şah’ın devrilmesini hiçbir zaman kabul etmeyen ABD emperyalizmi, 1980-88 savaşında Irak’ı İran’a karşı destekledi, felç edici yaptırımlar uyguladı ve sonunda 28 Şubat’ta doğrudan savaş açtı.

Özel’in Washington’a ve Avrupalı başkentlere yönelik İran göndermesinin amacı açıktır: Türkiye’de bir “Şah rejimi”nin gelişmesine izin verirseniz, 1979’da İran işçi sınıfının belirleyici rol oynadığı türden büyük bir halk devriminin gelişmesi riskini alırsınız. Üstelik bunun sonuçları, Türkiye’yle sınırlı kalmayacaktır. Özel bunu şöyle ifade etmektedir:

Mevcut eğilimler devam ederse Türkiye, NATO tarihinde benzeri görülmemiş bir konuma sürüklenme riskiyle karşı karşıyadır: Stratejik açıdan vazgeçilmez olmakla birlikte artık demokratik işleyişi kalmayan bir üye; milyonlarca vatandaşı ise barışçıl demokratik yollarla değiştiremeyecekleri bir siyasi ve ekonomik düzenden giderek daha derin bir hoşnutsuzluk duyan bir üye. Bu yalnızca iç bir kriz olmaz. Derin bir güvenlik meydan okuması olur.

1989-91’de Doğu Bloku’nun ve SSCB’nin sona erdirilmesine gelince, bu tarihi bir toplumsal karşıdevrimdi. Stalinist bürokrasinin Ekim Devrimi’ne bu son ihaneti, sadece bu ülkelerde değil ama dünya genelinde toplumsal ve ekonomik kazanımların tersine çevrilmesinin ve aralıksız tırmanarak bir nükleer çatışma tehlikesini artıran emperyalist saldırganlığın önünü açtı.

1917 Ekim Devrimi, tarihte ilk kez işçi sınıfının iktidarı ele geçirdiği ve kapitalist mülkiyeti tasfiye ettiği bir dönüşümü temsil ediyordu. Ancak Rus Devrimi’nin uluslararası ölçekte yalnız kalması ve ardından gelen iç savaş, ekonomik çöküş ve emperyalist kuşatma, bürokratik bir tabakanın iktidar üzerinde aşamalı biçimde denetim kurmasına zemin hazırladı. Josef Stalin liderliğindeki bu bürokrasi, “tek ülkede sosyalizm” teorisiyle işçi sınıfının uluslararası sosyalist devrim stratejisini reddetti; Lev Troçki ve Sol Muhalefet ise bu sürecin bilimsel bir analizini yaparak bürokrasinin Ekim Devrimi’nin tarihsel mirasına yönelik kesintisiz bir ihanet içinde olduğunu ortaya koydu. Troçki, Sovyet işçi sınıfının dünya sosyalist devrimi çevrimini yeniden başlatacak şekilde siyasi bir devrimle iktidarı geri alamaması halinde, Stalinist bürokrasinin SSCB’yi yok edeceğini öngörmüştü.

İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist güçler ile SSCB arasında esasen işçi devrimlerini önleme temelinde yapılan anlaşma, Stalinst rejimlerin aşılmaz içsel krizini geçici olarak uzatsa da kapitalist üretimin küreselleşmesi bu krizi kontrol edilemez boyutlara çıkardı.1980’lerin sonuna gelindiğinde Stalinist bürokrasinin yarattığı ekonomik kilitlenme ve toplumsal çürüme, sürdürülemez hale getirmişti. Mihail Gorbaçov döneminin reformları işçi sınıfını bilinçli bir devrimci güç olarak harekete geçirmeyi değil, bunu engellemeyi ve bürokrasinin kapitalist mülkiyet ilişkilerine yumuşak geçişini sağlamayı hedefliyordu. SSCB’nin 1991’de resmen feshedilmesi, Stalinist bürokratların kapitalist oligarklara dönüştüğü bu sürecin doruk noktasıydı.

İşçi sınıfının bağımsız mücadelesi

Aynı anda hem demokratik hakları hem de NATO’yu ve AB’yi savunmak mümkün değildir. Bu kurumlar sadece kendi egemen sınıflarının dışarıdaki emperyalist yağma savaşlarının değil, içeride işçi sınıfına karşı sınıf savaşının da araçlarıdır. Bunlar, demokratik yönetim biçimleriyle bağdaşmamaktadır.

Bu yüzden demokratik haklar için mücadele, emperyalizme ve NATO’ya karşı mücadeleden ayrı düşünülemez. Bu ise hem burjuva partilerinden hem de işçi sınıfını ve gençliği CHP gibi emperyalizm yanlısı partilerin arkasına yönlendiren Stalinist, Pablocu ve sahte sol partilerden köklü bir siyasi kopuşu ve işçi sınıfının kendi devrimci önderliğini inşasını gerektirmektedir. Bu partilerin hiçbiri, 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde NATO yanlısı ve göçmen karşıtı programına rağmen Kılıçdaroğlu’nu desteklemelerinin siyasi hesabını vermemiştir. Şimdi onlar Özel önderliğinin arkasında benzer bir rol için sıraya giriyorlar.

Bu, uluslararası bir olgunun Türkiye ayağıdır: burjuva ve orta sınıf siyasi güçler ve sendikal aygıt, savaşa, soykırıma, kemer sıkmaya ve siyasi baskıya karşı harekete geçmeye başlayan işçi sınıfını etkisiz hale getirmek için el ele vermektedir. Buna ancak işçi sınıfının tüm bu güçlerden bağımsız ve onlara karşı çıkan bir siyasi hareketini inşa ederek devrimci bir yanıt verilebilir. Son dönemde gelişmekte bağımsız işçi hareketi, düzen siyasetinin dışında bir alternatifin inşasının zeminini oluşturmaktadır.

Gelişmekte olan bu hareket, Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’ne dayanan uluslararası bir perspektifle donatılmalıdır. Toplumsal eşitliğe ve anti-emperyalizme dayalı demokratik bir rejim ancak uluslararası bir sosyalist devrimin parçası olarak işçi sınıfının iktidarı almasıyla kurulabilir.

NATO zirvesi ve acil talepler

Ankara’da 7-8 Temmuz’da Trump’ın da katılacağı 36. NATO zirvesi düzenlenecek. Bu zirve, emperyalist çıkarlar uğruna savaşların tırmandığı, kitlelerin yaşam koşullarına ve demokratik haklarına yönelik saldırıların derinleştiği bir dönemde yapılacak. Zirve öncesinde Özel Newsweek makalesiyle NATO’nun güvenlik ve istikrarına verdikleri önemi ortaya koyarken, Erdoğan hükümeti Ankara’da adeta olağanüstü hâl koşullarını devreye sokuyor: 1-15 Temmuz arasında tüm eylem ve etkinlikler yasaklanacak, yabancı istihbarat raporları doğrultusunda eylemcilerin kente girişi engellenecek, kırmızı bölgeler ilan edilecek.

Kitleler için NATO; savaşlar, soykırım ve diktatörlük anlamına geliyor. Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, işçileri ve gençleri aşağıdaki somut talepler etrafında NATO’ya ve emperyalizme karşı seferber olmaya çağırıyor:

  • ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşı, Lübnan’daki istila ve Gazze’deki soykırım derhal ve koşulsuz olarak durdurulsun.
  • ABD’nin Ortadoğu’daki tüm silahlı kuvvetleri ve Türkiye’dekiler dahil emperyalist askeri üsler kapatılsın.
  • NATO güçlerinin kışkırttığı ve halen tırmandırmaya çalıştığı Ukrayna’daki savaş sona erdirilsin.
  • NATO zirvesi iptal edilsin; Türkiye NATO’dan çıksın, NATO dağıtılsın. Militarizme ve savaşa harcanan tüm kaynaklar toplumun ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tahsis edilsin.
  • İran’a, Küba’ya ve diğer ülkelere karşı uygulanan her türlü yaptırım ve ekonomik savaş sona erdirilsin.
  • Tüm savaş suçlularından hesap sorulsun.
  • Gazeteciler, muhalif siyasetçiler ve tüm siyasi mahpuslar serbest bırakılsın.
  • Anadilinde eğitim ve Kürtçenin anayasal güvenceye kavuşturulması başta olmak üzere Kürt halkının temel demokratik hakları derhal tanınsın.

Bu talepler uğruna mücadelede işçi sınıfı ve gençliğin müttefikleri, emperyalist ülkelerde ve dünyanın geri kalanında aynı toplumsal sorunlarla ve aynı sınıfsal düşmanla karşı karşıya olan işçiler ve gençlerdir. Özel’in makalesi, kendisinin ve partisinin, tıpkı Erdoğan ve “dostları” Trump, Macron ve diğerleri gibi barikatın diğer tarafında olduğunu ortaya koymaktadır.

Loading