“Çerçeve yasa” Ankara-PKK müzakerelerinin temelini ifşa ediyor

Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu,18 Şubat’ta yaptığı oylamayla ortak raporu oyluyor. [Photo: Grand National Assembly of Türkiye]

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, 1999’dan bu yana İmralı Adası’nda hapiste bulunan Abdullah Öcalan’ın önderliğindeki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile müzakerelerin parçası olarak “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”ni 5 Ağustos Çarşamba günü meclise sundu. Kamuoyunda “çerçeve yasa” diye anılan 12 maddelik metin, cuma günü Adalet Komisyonu’nda, pazar günü Genel Kurul’da görüşülecek.

Kanun teklifi temel olarak PKK’nin tasfiyesi karşılığında üyelerinin ya da üyesi olduğu iddia edilen kişilerin hapis cezalarının ertelenmesini düzenliyor. Hukuksal birçok boşluk içeren, Öcalan dahil örgüt üyelerinin önemli bir kısmının dışarıda kaldığı ve düzenlemeden yararlananların akıbetinin Ankara’nın iki dudağının arasında olduğu bu düzenleme, genel bir siyasi af olmak şöyle dursun, PKK için bir af bile içermiyor.

Erdoğan hükümeti ile Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) ve Öcalan arasındaki gizli diplomasinin ürünü olan bu düzenleme, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin başından itibaren açıkladığı şu gerçeği doğrulamıştır: müzakerelerin “demokratikleşme” ve “barış”la ya da Kürt halkının temel haklarının tanınmasıyla bir ilişkisi yoktur.

Müzakereler doğrudan ABD’nin Ortadoğu’daki emperyalist saldırganlığının ve tam tahakküm çabalarının bir parçası olarak gelişmiştir. İsrail’in Ekim 2023’te ABD desteğiyle Gazze soykırımını başlatması, Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi ve ABD ile İsrail’in İran’a savaş hazırlıkları arka planında müzakereler Türk ve Kürt egemenlerin çıkarlarını ortaklaştırma isteği ile başladı. Suriye’de ve daha geniş bölgede İsrail ile artan bir rekabet içinde olan Ankara, Öcalan’ın yardımıyla, PKK önderliğindeki Kürt hareketini 40 yıllık düşmandan bir müttefike çevirmeye ve elini güçlendirmeye çalışıyor.

Erdoğan ve Öcalan, İsrail’in Filistin, Lübnan, Suriye ve Ortadoğu genelinde artan etkisine karşı ABD hedefleri ile uyumlu gerici bir “Türk, Kürt, Arap” ittifakını öne sürüyor. ABD, Ankara-PKK anlaşmasını, Suriye’deki Kürt milliyetçilerinin (SDG) zor yoluyla yeni HTŞ rejimine tabi kılınmasının ardından İran karşıtı eksenin sağlamlaştırılması olarak görüyor ve destekliyor. ABD emperyalizminin suç ortağı olan Türk ve Kürt milliyetçileri arasındaki bu anlaşma, barışa değil savaşa hazırlanmayı amaçlıyor.

Erdoğan’ın fiili koalisyon ortağı olan faşist Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) lideri Devlet Bahçeli, 22 Ekim 2024’te Öcalan’ı meclise gelip PKK’nin lağvedildiğini ilan etmeye çağırdı. Bundan sonra başlayan müzakere sürecinde Öcalan bu çağrıyı 27 Şubat 2025’te yaptı; PKK, Mayıs 2025’teki 12. Kongresi’nde kendini feshetti ve temmuzda Irak Kürdistanı’ndaki Süleymaniye’de sembolik bir silah yakma töreni düzenledi. Ağustos 2025’te kurulan meclis komisyonu kasımda İmralı’ya giderek Öcalan’la görüştü ve ortak raporunu Şubat 2026’da kabul etti.

Yasa teklifi 358 milletvekilinin imzası ile meclise sunuldu. Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve MHP milletvekillerinin neredeyse tamamının desteklediği teklife önemli sayıda DEM Parti milletvekili de imza verdi.

Yasa kabul edilse bile uygulanması tamamıyla hükümetin kontrolünde olacak. PKK’nin ve “bağlantılı her türlü oluşum”un varlığına son verdiğinin ve silahlarını teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilip Millî Güvenlik Kurulu (MGK) tarafından teyit edilmesinin ve bunun Resmî Gazete’de yayımlanmasının ardından yasadan yararlanmak isteyenler altı ay içinde başvurmak zorunda olacak. Uygulamayı Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında, MİT Başkanı ve MGK Genel Sekreteri’nin de yer aldığı, meclis denetiminden bağımsız sekiz kişilik bir kurul yönetecek. MGK, devletin güvenlik aygıtının başıdır. Demokratikleşme iddiasındaki bir sürecin kaderinin MGK kararına bağlanması, sürecin gerçek niteliğini açığa çıkarmaktadır.

Yasaya göre örgüt üyeliği, yöneticilik, yardım, propaganda ve terörün finansmanı suçlarında soruşturma, kovuşturma ve infaz beş ya da on yıl süreyle ertelenecek. Bu süre yeni bir “terör suçu” işlenmeden geçirilirse ceza infaz edilmiş sayılacak. Ancak yasadan yararlanacak olanlar siyaseten eli kolu bağlı kalacak. Beş yıl erteleme alanlar iki, on yıl alanlar üç yıl sonra ve ancak kurul uygun görürse mahkemeye başvurarak temel siyasi haklarına kavuşabilecek.

Mevcut yasalar ve mevzuat, anayasal ifade özgürlüğü veya siyaset yapma hakkı kapsamındaki faaliyetlerin bile “terör suçu” olarak değerlendirilmesine olanak veriyor. Anayasa’ya ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına karşın Kürt hareketinden seçilmiş siyasetçilerin, sayısız solcunun hapiste tutulduğu ve yargının meclisteki ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) ve şimdi Yeni Parti’ye karşı bir silah olarak kullanıldığı koşullarda, “terör suçu”nun işlenip işlenmediği hükümetin eline bir tahakküm aracı haline gelecek. Yani, 1984’ten beri on binlerce cana mal olan bir iç savaşın sonucunda Kürt sorununda hiçbir yasal adım atılmadan teslim olan PKK’liler, “Demokles’in kılıcı” altında yaşayacaklar.

Temel bir demokratik talep olan siyasi af, yani tüm siyasi mahpusların serbest bırakılması söz konusu bile değil. Üstelik yasa PKK üyeleri içinde de eşit uygulanmayacak. 1 Haziran 2005’ten önce işlenmiş, “müebbet gerektiren” suçlar kapsam dışında bırakılarak Öcalan başta olmak üzere PKK’nin önder kadroları yasanın dışında tutuluyor.

PKK müzakerelerde Öcalan’ın özgürlüğünü temel bir şart olarak öne sürmüş, MHP lideri Devlet Bahçeli de birçok kez “Öcalan umut hakkına kavuşmalıdır,” çağrısı yapmıştı. “Umut hakkı”, mahkûmların “kanunla belirlenen sürelerde iyi halinden dolayı koşullu salıverilmesi” olasılığını ifade ediyor. 2014 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Öcalan’ın şartlı salıverilme hakkına sahip olmaksızın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmesini “umut hakkı” temelinde AİHM’ye aykırı bularak Türkiye aleyhine karar vermişti. Haberlere göre Adalet Bakanı Akın Gürlek, teklifin sunulduğu gün AKP yönetimine yaptığı sunumda hem Öcalan’ın hem de 2016’dan beri hapiste olan Selahattin Demirtaş’ın bu düzenlemeden yararlanamayacağını açıkça belirtti.

Bu teslimiyet düzenlemesi, hiçbir temel demokratik sorunu çözmeyecektir. İşçiler ve gençler bütün siyasi mahpusların koşulsuz serbest bırakılmasını, siyasi soruşturmaların düşürülmesini, seçilmiş belediyelere atanan kayyımların geri çekilmesini, Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılmasını, Kürtçenin anayasal güvenceye kavuşturulmasını ve devlet okullarında anadilinde eğitimin sağlanmasını talep etmelidir.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan eksikliklere rağmen atılanın “barışa, demokrasiye ve ortak geleceğimize atılmış bir imza” olduğunu ilan etti. Bu “demokratikleşme” ve “barış” söylemi, tırmanmakta olan devlet baskısıyla ve geri kalan demokratik hakların ortadan kaldırılmasıyla tam bir çelişki içindedir. Temmuzdaki NATO zirvesi öncesinde yüzlerce kişi keyfi olarak gözaltına alındı, halen onlarca kişi tutuklu. Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil Kürt hareketinden birçok siyasetçi hâlâ hapisteyken İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu Mart 2025’ten bu yana hapiste; otuzdan fazla belediye başkanı hapse atıldı, CHP yönetimi hukuksuz bir yargı kararıyla görevden alındı ve Özgür Özel Yeni Parti’yi kurmaya zorlandı. Özel teklife dair prosedürü eleştirdi ama komisyonda olduğu gibi süreci desteklemeyi sürdürdüklerini vurguladı.

NATO ile Ukrayna’nın Rusya’ya ve ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşlarının tırmandığı ve Ankara’nın bu savaşlara giderek entegre olduğu; Erdoğan’ın seçimlerdeki başlıca rakiplerini yargı darbesi ile elediği, işçi sınıfının sosyal ve demokratik haklarına amansız bir saldırı düzenlendiği koşullarda aynı hükümetin demokratikleşme ve barış sağlayabileceği iddiası milliyetçi perspektifin iflasını vurgulamaktadır.

Daha da önemlisi, Lev Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’nde açıkladığı üzere, emperyalizm çağında geç kapitalist gelişmeye sahip bir ülkede burjuvazi temel demokratik sorunları çözmekten yapısal olarak acizdir. Kürt halkının temel haklarının güvence altına alınması dahil bu sorunların kalıcı çözümü, işçi sınıfının, uluslararası sosyalist devrim uğruna mücadelenin parçası olarak iktidarı almasını gerektirmektedir.

Bunun için bölge genelinde tüm milliyetlerden işçi sınıfının, emperyalizme ve onun kapitalist savunucularına karşı Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna birleşik ve devrimci kitlesel seferberliği inşa edilmelidir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi’nin uğruna mücadele ettiği perspektif budur.

Loading